SANNYAS NEDiR? OSHO


Niye Sana gelen hemen hemen herkese sannyas veriyorsun?

Senin sannyas kavramın ne? Ne gibi bir zorunluluk içeriyor?

Benim için sannyas ciddi bir şey değil. Hayatın kendisi ciddi değil ve ciddi olan her zaman ölüdür. Hayat sadece hiçbir amacı olmadan taşan bir enerjidir ve benim için sannyas hayatı amaçsızca sürdürmektir. Hayatı bir iş gibi değil bir oyun gibi yaşa. Hastalıklı olan, sözüm ona ciddi zihin gerçekten de oyunu işe çevirir. Sannyasin’ler bunun tam zıddını yapmalıdırlar—işi oyuna dönüştürmek. Eğer bütün hayatı bir rüya, bir rüya davranışı olarak görürsen, sen bir sanyasin’sindir. Hayatı bir rüya, bir rüya oyunu olarak kabul eden vazgeçmiştir.

Vazgeçmek dünyayı terk etmek değildir sadece tutum değiştirmektir. Dünyayı değiştirme tutumu ciddi bir şeydir. Bu yüzden herkesi sannyas’a başlatabiliyorum. Benim için bu inisiyasyon da bir oyun. Hiçbir vasıf istemem, vasıflı olup olmadığını sormam çünkü vasıflar ciddi bir iş yapılırken sorulur. Bu yüzden herkes sadece var olduğundan dolayı, oyunda olmak için yeterince vasıflıdır. Oynayabilir ve vasıfsızsa bile fark etmez çünkü bütün her şey bir oyundur. Bu yüzden vasıf aramam.

Ve benim sannyas’ım hiçbir zorunluluk da içermez—sanyasin olduğun anda tamamen özgürlükte- sindir. Şimdi bir karar aldığın ve bunun son karar olduğu anlamındadır. Şimdi artık hiçbir karar almak zorunda değilsindir. Şimdi son kararı almışsındır—kararsızlıkta yaşamak, özgürlükte yaşamak.

Kararlarla yaşayan kişi asla özgür olamaz. Her zaman geçmişle sınırlandırılmıştır çünkü karar geçmişte alınmıştır. Gelecek için karar alamazsın çünkü gelecek bilinemez ve karar ne olursa olsun geçmişle sınırlandırılmıştır. Sannyas’a başlatıldığında, haritasız, plansız bir geleceğe başlatılmışsındır. Şimdi geçmişe bağımlı değilsindir. Yaşamak için özgür olursun. Bu sana olan her şeyi yaşamak, oynamak ve olmak anlamındadır. Bu, güvencesizliktir.

Bir isimden vazgeçmek, bir maldan vazgeçmek gerçekten güvencesizlik değildir, bu çok yüzeysel bir güvencesizliktir. Ve malı bir güvence olarak düşünen zihin aynı kalır. Mal bile güvence değildir, bütün malınla ölürsün. Bir ev bile güvence değildir, onun içinde ölürsün. Bu yüzden “Vazgeçtim, şimdi güvende değilim,” diye düşünenlerin zihinlerinde malın, evin, arkadaşların ve ailenin güvence olduğu fikri hüküm sürmektedir.

Sadece geçmişin boyunduruğu altında yaşamayan zihin ve kişi güvencesizlik içinde yaşar. Güvencesizlik geçmişin boyunduruğu altında olmayan anlamındadır ve pek çok anlamı vardır çünkü bütün bildiğin geçmişten gelmektedir. Zihnin bile geçmiştendir.

Bu nedenle bilgiden vazgeçen kişi gerçekten bir şeyden vazgeçmiş demektir. Sen kendin geçmişten geliyorsun, deneyimlerin toplamından başka bir şey değilsin. Bu yüzden kendinden vazgeçen kişi gerçekten bir şeyden vazgeçer. Bütün arzuların ve bütün umutların ve bütün beklentilerin—hepsi geçmişi tasdikler. Geçmişinden vazgeçen kişi arzularından, umutlarından, beklentilerinden vazgeçer.

Şimdi tam bir boşluk, bir hiçlik, bir hiç kimse gibi olursun. Sannyas bütün biri olma iddialarını atmak demektir. Şimdi kimliksizliğe, hiç kimseliğe gidiyorsun- dur. Bu yüzden bu, zihninin geçmişi kapatan son kararıdır. Kimlik kırılmıştır, orada bir devamlılık yoktur. Yenisindir; yeniden doğmuşsundur.

Canlı olan herkes güvencesizlikte yaşama vasfına sahiptir. Bir kişinin gerçekten yaşaması için, o kişinin güvencesizlikte yaşaması gerekir. Güvencenin her düzenlemesi yaşamaktan vazgeçmektir. Ne kadar güvencede olursan o kadar az yaşıyorsundur. Ne kadar ölü olursan, o kadar güvencedesindir ve bunun tanı tersi de geçerlidir. Örneğin, ölü bir adam tekrar ölemez; o, ölüme karşı güvencededir. Ölü bir adam hasta olamaz, o, hastalığa karşı güvencededir. Ölü bir adam öyle güvendedir ki yaşamaya devanı edenler ona aptal gibi görünebilir—onlar güvencesizlikte yaşıyorlardır.

Eğer canlıysan, güvencede değilsindir. Ne kadar güvencesizlik varsa, o kadar canlılık vardır. Bu yüzden, benim için bir sannyasin en son noktada, optimumda, maksimumda yaşamaya karar veren kişi demektir; iki kutuptan yanan bir alev gibidir.

Hiçbir zorunluluk yoktur, hiçbir vaat yoktur. Hiçbir disipline bağlı değilsindir. Eğer güvencesizliğe disiplin demek istiyorsan o başka tabii. Tabii ki o, içsel bir disiplindir. Hayır, bir anarşist olmayacaksın. Ben hiç, kimsenin anarşist olacağını söyledim mi? Anarşi her zaman bir düzenle, bir sistemle sınırlıdır. Eğer düzenden vazgeçtiysen, nasıl düzensiz olabilirsin? O, düzeni inkâr etmek değildir, sadece düzenden vazgeçmektir ve vazgeçmek şimdi düzende olmak anlamındadır. O, sadece bir oyundur, başkalarının iyiliği için bir oyun. Onun hakkında ciddi olmazsın, bu sadece oyunda bir roldür. Başkalarının iyiliği için, trafiğin iyiliği için sola ya da sağa doğru yürürsün ama bunda bir ciddiyet yoktur, bunun içinde hiçbir şey ciddi değildir.



Bu yüzden sannyasin düzensiz olmayacaktır. Kendisine göre, içsel bilincine göre hiçbir düzen yoktur. Bu düzensizlik olacağı anlamında değildir çünkü düzensizlik her zaman düzenin bir parçasıdır. Düzen olduğunda düzensizlik ihtimali de vardır. Düzen olmadığında, düzensizlik de yoktur çünkü doğallık vardır. Anlık yaşarsın, anlık davranırsın. Her an kendi içinde bütündür. Sen onun için karar vermezsin. Nasıl davranacağın konusunda hiçbir kararın yoktur. An sana gelir ve sen davranırsın. Hiçbir önceden belirleme, hiçbir önceden planlama yoktur.

An sana gelir. Sen anda meydana gelirsin ve ne ortaya çıkarsa çıksın, olmasına izin ver. İçinde yeni bir disiplinin yükseldiğini gitgide daha fazla hissedeceksin— anlık bir disiplin. Bu çok değişik bir boyuttur, bu nedenle onu açıkça anlamak iyi olur. Eğer ne yapacağına önceden karar verirsen, anda, kendiliğinden hareket etmek için yeterince bilinçli olduğunu düşünmüyorsun demektir. Kendine güvenli değilsindir; bu yüzden önceden karar veriyorsundur.

Ve yine de karar veriyorsundur. Anda hareket edemiyorsun, o zaman önceden nasıl karar verebilirsin? Şimdi daha az deneyimlisin. An geldiğinde daha deneyimli olacaksın. Eğer yarınki “bana” inanamıyorsam, bugünkü “bana” nasıl güvenebilirim? Ve önceden karar vermem gerekirse hiçbir anlam taşımaz. Sadece yıkıcı olur.

Bugün karar veriyorum ve yarın hareket ediyorum. Ama her şey değişti. Her şey yeni ve karar eski. Ve âna göre hareket etmezsem, suçluluk vardır. Bu yüzden önceden karar vermeyi öğreten herkes suçluluk yaratır. Eğer karar verdiğim şekilde davranmazsam suçluluk duyarım. Ve eğer davranırsam, layıkıyla davranamam ve hayal kırıklığının takip etmesi kaçınılmazdır.

Bu yüzden kendini hiçbir karara bağlaman gerekmediğini ve özgür olacağını söylüyorum. Her davranışın, her ânın sana gelmesine izin ver ve senin bütün varlığın o anda karar versin. Karar, davranış oluşurken gelsin. Asla davranıştan önce gelmesine izin verme, o zaman davranış tamam olamaz.

Şu bilinmelidir ki önceden karar verdiğinde aklınla karar veriyorsundur. Senin bütün varlığın onun içinde olamaz çünkü daha an gelmemiştir. Eğer birini seversem ve onunla karşılaştığımda şöyle davranacağıma, şunu söyleyeceğime, şunu yapacağıma, şunu yapmayacağıma karar verirsem, bu sadece akılla, zihinle olur. Hiçbir zaman tamam olamaz çünkü an gelmemiştir. Bütün varlığa meydan okunmamıştır, o zaman bütün varlık nasıl hareket edebilir?

Ve önceden karar verdiğimde ve an geldiğinde, bütün varlık hareket edemez çünkü karar oradadır. Bu nedenle sadece öncekini taklit ederim, takip ederim, kopyalarım. Sahte bir adam olurum. Gerçek olamam çünkü tam olamam. Nasıl davranacağıma dair bir planım vardır; ona göre hareket ederim. Bu da bütün varlığınla değil, aklınla yaptığın bir davranış olacaktır. Bu yüzden başarılı ol ya da olma, iki durumda da başarısızlığa uğramışsındır çünkü bütün varlığın işin içine girmemiştir. Sevgiyi hissedemezsin.

Bu yüzden anın gelmesine izin ver, ânın sana meydan okumasına izin ver ve bütün varlığının hareket etmesine izin ver. O zaman davranış tam olur. O zaman bütün varlığın hareket eder. O zaman davranış tamdır! Ve mümkün olanın en iyisi asla kararlardan değil, tamlıktan gelir. Dolayısıyla sannyas geçmişteki vaatler olmadan anlık yaşamaktır.

Eğer sana bir “mala” ve (turuncu) elbise veriyorsam bu sadece artık karar vermeyeceğini hatırlatmak içindir. Sadece sana senin eski olmadığını hatırlatmak içindir. Farkındalık hatırlaman gerekmeyeceği kadar derin hale geldiğinde, elbiseyi at, malayı at. Eğer sana atma hissi gelirse, bunu bir karar haline getirme, bana bir söz gibi yapma. Eğer sana gelirse, onları at ama farkındalığın bir sannyasin olduğunu rüyanda bile bildiğin kadar derin hale gelmeden değil.

Eğer rüyanda bile olsa bu turuncu elbise sana gelirse, o zaman onu at. Eğer rüyanda bile bu turuncu elbise oradaysa o zaman onu at. O zaman anlamı kalmamıştır. Eğer bilinçsizken bile hatırlıyorsan, eğer hiçbir durumda unutamıyorsan, o zaman ihtiyaç kalmamıştır. Bu yüzden bu sadece seni tam varlığa götürmeye yardım eden, tam eyleme götürmeye yardım eden bir araçtır.

Ve ben, benimle bir saniye bile olsa birlikte olmuş herkese sannyas’ı sunmaya devam edeceğim çünkü dediğim gibi yarın hakkında hiçbir şey bilmiyorum. Dolayısıyla bekleyemem. Eğer bu anda gelirsen, yapılması gereken yapılmalıdır. Bu an, bekleyemem. Yarın hakkında, neler olacağı hakkında hiçbir şey bilmiyorum ve plan yapamam. Bu yüzden benimle birlikte olduğunda, yapılması gereken o an yapılmalıdır. Ertelenemez çünkü benim için gelecek yoktur.

Ve bu sannyas eski sannyas değil. Bu yepyeni bir kavram veya tamamen unutulmuş çok eski bir kavram—nasıl istiyorsan öyle adlandırabilirsin. Aynı anda hem en yenisi, hem de en eskisi çünkü gerçekten sannyas olduğunda böyle olmuştur. Ancak her zaman taklitçiler vardır ve onları inkâr edemezsin. Onlar taklitçilerdir ve her zaman olacaklardır. Ve her şeyi bir disiplin haline getirirler çünkü sadece bir disiplin taklit edilebilir.

Sannyas taklit edilemeyen bir şeydir. Özgürlük taklit edilemez, bu nedenle sannyas taklit edilemez.

Ama taklitçi olanlar, onlar ne yapabilir? Onlar bundan bir sistem yaparlar—taklitçiler her zaman sistem yaratırlar. Sannyas’tan başka hiçbir şeyi çok fazla bozamazlar çünkü yaşandığı şekliyle hayat taklittir. Taklit devam eder, bütün dünya taklit etmektedir. Senin yetiştirilişin taklit yoluyladır—dilde, ahlakta, toplumda, kültürde her şey taklit yoluyladır. Her şey taklit yoluyla öğrenilir.

Bu nedenle sannyas dışında lıer yerde taklitler başarılıdır. Burada çok fazla şeyi bozarlar. Başka hiçbir yerde bozamazlar çünkü her yerde taklit kuraldır. Dilde özgür olamazsın, onu taklit etmelisin. Sosyal yapıda özgür olamazsın, onu taklit etmelisin. Taklitçiler her yerde başarılı olur. Taklitçiler sadece sannyas’taki tam özgürlük boyutuyla çok yıkıcı olabilirler çünkü bu boyut tamamen onlarınkinin aksidir. Taklit onu yok eder. Böylece İsa taklit edilir, ortaya İsa’nın taklidi çıkar. Sannyas taklit edildiğinde, ortada sannyas kalmaz. Bu nedenle hiçbir vaat olmayacağını söylerken hiçbir taklit olmayacağını söylemek istiyorum.

Tamamen özgürsün, seni bir açıklığa atacağım. İnisiyasyon ile kastedilen budur. Seni daraltmak değil, sana açık bir gökyüzü vermektir. Sadece seni açık gökyüzünde uçmak için itmektir. Tabii ki rotalar ve yol haritaları yoktur, olamaz. Ve gökyüzünde hiçbir yol olamaz. Dolayısıyla tek başına uçmalısın, sadece kendine güvenmelisin. Varlığın tek refakatçin olacaktır.

Hayat bir gökyüzü gibidir. Yerdeki yollar gibi değildir—takip edemezsin, takip etmek imkânsızdır. Tek başına olmalısın, inisiyasyon demek seni yalnızlığa it- mem demektir. Şimdi kimseye, bana bile, güvenmeden yapayalnızsındır. Cesaret gerektirir. Taklit etmek kolaydır, takip etmek kolaydır, birine dayanmak kolaydır. Ama haritasız, disiplinsiz, sistemsiz bir durumda yapayalnız olmak en büyük cesarettir. Ve bir sannyasin cesur olan kişi demektir. Bu cesaret taklit edilebilecek bir şey değildir, yaşayarak geliştirilmelidir.



Yanlışlık yapacaksın, yanlış yola sapacaksın. İçinde hepsi olacaktır. Ama yanlışlık yaparak öğreneceksin ve yanlış yollara saparak doğru yola gireceksin. Ve başka yolu yoktur. Güçlüklerden geçmek zorundasın. Bu tek başına yürüyüş, bu tek başına uçuş… Kişi bütün bu zorluklardan geçmek zorundadır. Ve bu sannyas başka bir yönden de farklıdır çünkü eski sannyas, öne çıkan diğer sözde sannyas, bir ruhsal vazgeçmeden daha çok bir sosyal vazgeçmedir. Onun sosyal yapısı bile daha fizyolojik, daha az ruhsaldır.

Bu sannyas temelde ruhsal. Bu yüzden onu her yerde, nerede olursa olsun, alabilirsin. İlgi gereklidir— içsel, daha derin, ruhsal. Ve benim gördüğüm kadarıyla, fizyolojik olarak ne kadar çok ilgiliysen, derine gitme ihtimalin o kadar azalır çünkü fizyolojiyle ilgilenmeye başlarsan, asla oradan çıkamazsın. Asla dışına çıkamazsın çünkü temel imkânsızlıklar vardır: eğer birisi arzuların üstünde olmaya çalışıyorsa, imkânsız bir şey için çabalıyordur çünkü arzular doğaldır. Vücudun onlarsız var olamaz. Bu yüzden bedenine takılmayı sürdürürsün ve arzular hâlâ oradadır—tabii ki daha az ama oradadırlar. Ve beden ne kadar güçsüz olursa, arzular o kadar daha az kuvvetle hissedilecektir. Bu yüzden güçsüzleşmeye devam edebilirsin ama ölmediğin sürece vücudunun arzuları olacaktır.

Sadece arzular değil, gereksinimler de vardır. İhtiyaçların giderilmesi gerekir ve ne kadar iyi giderilirler- se sana o kadar az zorluk çıkarırlar, daha az şey isterler, onlar için daha az zamana gereksinim olur. Bu yüzden fizyolojik ihtiyaçlarınla savaşırken bütün hayatını harcarsın. Bütün bu süreç, bütün bu eski sannyas olumsuzdur, bir şeye karşı savaşır. Tabii ki bu egoyu güçlendirir. Ne zaman bir savaş varsa, ego güçlenir. Eğer bir arzuyu öldürebilirsen daha egoist olabilirsin. Eğer vücudunun belirli bir ihtiyacını inkâr edebilirsen, daha egoist olursun. Savaş, her şekliyle, her zaman egoyu tatmin edicidir.

Benim için sannyas olumsuz değil, olumlu bir şeydir. Vücudun ihtiyaçlarını inkâr etmek değildir. Yüzeysel ihtiyaçlarını inkâr etmek değil, gelişmek, içine doğru büyümektir. Bir şeye karşı savaşmak değil, bütün enerjilerini bir şeyi büyütmeye vermektir. Varlığın bü- yümeli ve olgun hale gelmeli. Varlığın büyüdükçe daha az egon olacaktır. Ve varlığın büyüdüğünde ihtiyacın ne olduğunu, arzunun ne olduğunu bilirsin. Başka türlü asla bilemezsin, neyin bir ihtiyaç olduğu, neyin bir arzu olduğu arasında bir ayrım yapamazsın.

Arzu her zaman çılgındır, ihtiyaç ise her zaman duyarlı. Eğer ihtiyaçlarını inkâr edersen, bu intihar gibi olur. Eğer arzularını arttırmaya devam edersen, bu da intihar gibidir. Eğer ihtiyaçlarını inkâr etmeye devam edersen, intihar ediyorsun demektir. Eğer arzularını arttırmaya devam ediyorsan başka bir şekilde yine intihar ediyorsun demektir.

Eğer arzular çok fazlalaşırsa, eğer arzular ezici şekilde çoksa delirirsin. Gerilim dayanılmaz olur. Eğer ihtiyaçlarını inkâr edersen yine dayanılmaz hale gelecek gerilimler yaratırsın. Dolayısıyla iki tip intihar eden zihin vardır: ihtiyaçlarını inkâr etmeyi sürdüren zihin ve ihtiyaçlarını arzulara dönüştüren zihin. Ve bu ayrım hiçbir zaman dışarıdan yapılamaz. Kimse senin yerine neyin arzu, neyin ihtiyaç olduğuna karar veremez. Senin kendi farkındalığın ölçüt olacaktır çünkü biri için ihtiyaç olan bir şey, bir başkası için bir arzu olabilir. O yüzden bunun için hazır bir cevap verilemez.

Sadece şu kadarı söylenebilir: Onsuz var olamadığın şey ihtiyacın minimum tanımıdır. Ama sonuçta buna kişinin kendi Farkındalığı karar verecektir ve bu da sonsuza dek sürmeyecektir çünkü bugün bir şey bir ihtiyaçken yarın bir arzu olabilir. Bu anda bir ihtiyaç olabilir ve başka bir anda bir arzu olabilir. Ama senin içinde olumlu Farkındalık varsa, zihninin ve onun kurnaz, yıkıcı yollarının Farkındasındır; egonun ve onun kendini güçlendirme ve besleme metotlarının farkında olduğunda, aradaki farkı anlarsın.

Bu nedenle ben olumsuz değilim. Sannyas, neo— sannyas kesinlikle olumludur. Senin içinde bir şey büyütme amacındadır. Ben sana, varlığına karşı olumsuz değil, olumlu bir tutum veriyorum. Hiçbir şeyi inkâr etmek zorunda değilsin. Tabii ki pek çok şey inkâr edilebilir—senin tarafından değil de otomatik olarak. İçeriye doğru daha çok gittiğinde dışın daralacaktır. Kişi ne kadar az içindeyse, dışarıda o kadar çok yer alacaktır. Yayılmaya devam edecektir.

Ama yayılmanla, dışarıdaki kendinle uğraşma. Sen olan tohumla uğraş, bu tohum öyle büyük yüksekliklere ulaşabilir ki dışarıdaki saçmalık otomatik olarak seni bırakır. Içsel zenginlikleri tanıdığında dış dünyadan bununla karşılaştırılabilecek bir şey olmadığını anlarsın. İçsel mutluluğu tanıdığında dışsal zevkler saçmadır, eğlence adı altında geçen her şey saçmadır, aptalca- dır. içsel coşkuyu tanıdığında hepsi gider. O zaman mutluluk, neşe diye bilinen şeyler aldanıştan başka bir şey değildir. Ancak içsel mutluluğu bilmeden bunu söyleyemezsin ve eğer söylersen daha da büyük bir aldanış içinde olursun.

Dolayısıyla bu sannyas’a karşı tamamen olumlu bir tutum, tamamen farklı bir boyut demektir, istediğin yerde olabilirsin, yaptığın şeyi yapmaya devam edebilirsin—hemen bir dışsal değişiklik istenmez. Tabii ki değişiklikler olacaktır ama bunlar kendileri geleceklerdir. Geldiklerinde gelmelerine izin ver ama uğraşma, hiçbir çaba harcama. Gelmeleri için zorlama. Geleceğin dünyasında olumlu sannyas, olumlu vazgeçiş için daha fazla olasılık görüyorum.

Kişinin kendini inkâr etmesi şeklinde olan olumsuz kavram eskiden pek çok nedenle mümkündü. Bunlardan biri toplumun yapılanış şekliydi. Bütün tarım toplumları bazı kişilerin tamamen iş yapmadan durmalarına izin verebiliyordu. Ama toplum daha çok sanayileştikçe, birleşik aileler azaldı. Gevşek ekonomik yapı daha fazla birleşik aileye izin verebiliyordu ama ekonomi daha planlı hale geldikçe birleşik aile olasılığı azaldı. Hint fakirleri ve keşişler istismarcı olarak görülmeye başlandı. Artık onlara saygı duyulamıyor ve onlar var olamaz. Ve şimdi benim gördüğüm, herkes yapabileceğini yapmalı, herkes içinde var olduğu topluma katkıda bulunmalı. Kimse istismarcı olarak kalmamalı. Kimse istismarcı olmamalı ve dindar bir kişi istismarcı olamaz. Eğer dindar bir kişi istismarcı olabiliyorsa, başkalarının da istismarcı olmamasını bekleyemeyiz.

Benim için bir sannyasin bir istismarcı değildir. Hayatını kazanır. Sadece bir tüketici değil, aynı zamanda bir üreticidir. Böyle üretici bir kavram da olumludur. Üretici olmayan keşişlerin eski kavramı, olumsuz tutuma uygundu.

Olumlu tutumun içeriği daha fazla olacaktır. Örneğin, eski sannyas kavramı pek çok şeyi inkâr diyordu. Aileyi inkâr ediyordu, seksi inkâr ediyordu, aşkı inkâr ediyordu. Toplumun mutluluğuna katkıda bulunan her şeyi inkâr ediyordu—senin mutluluğuna katkıda bulunan her şeyi. O inkâr ediyordu—ben etmiyorum.

Bu ona izin verdiğim anlamına gelmez. İnkâr etmem derken bu sadece bir kişinin tamamen aşabileceği—örneğin cinselliğin—bir anın gelebileceği anlamındadır. Bu başka bir şeydir, bir gereklilik değil bir sonuçtur. Sannyas’tan önce gerekli değildir, sannyas’tan sonra gelecektir. Ve eğer gelmezse bunu bir suç olarak görmem. Eski kavram çok acımasızdı, aynı zamanda hem sadist hem de mazoşistti. Cinsellik inkâr ediliyordu çünkü cinsellik bir mutluluk kıvılcımı veriyor gibidir.

Birçok din mutluluk olmadan cinselliğe izin vermiştir. Onu üremek için kullanabilirsin ama ondan dolayı hiç mutluluk hissetmemelisin. Sadece o zaman bu bir günah olmaz. Dolayısıyla cinsellik gerçekten bir günah değildir. “Ama mutlu olmamalısın. Mutlu olmak bir günahtır.” Bence insanlara verilen hiçbir şey inkâr edilmek için değildir, bastırmak için değildir. Önce içsel çiçeklenme gelsin—o zaman pek çok enerji kanalının yol değiştirdiğini göreceksin. Ve fark çok büyük olacaktır.

Eğer cinselliği inkâr edersen, o zaman aşkı da inkâr etmen gerekir. İnkâr eden sannyasin’ler sevgisiz hale gelir. Sevgiden bahsederler ama sevgisiz hale gelirler. “Evrensel sevgi”den bahsederler. Evrensel sevgiden bahsetmek, her zaman bir bireyi sevmekten daha kolaydır—birini sevmek güçtür, bütün evreni sevmek ise çok kolaydır; hiçbir şey içermez. Ve inkâr temelli düşünen biri evrensel sevgiden bahsedecektir ama bireysel duyguları inkâr etmeye ve kökünden sökmeye devam edecektir.

Cinselliği inkâr eden elin sevgiyi de inkâr edecektir çünkü sevgiyi her zaman seksin takip etmesi ihtimali vardır. Ama benim gördüğüm, eğer cinsellik inkâr edilmez de senin olumlu gelişmenle dönüştürülebilirse aşkı inkâr etmeye gerek yoktur. Ve sevgi dolu olmadan, sana gelebilecek cinsellik kanalından geçmeyen enerji kullanılamaz. Bu, yıkıcı hale gelecektir. Bu yüzden benim için sevginin büyümesi, cinselliğin ötesine geçmek için tek olasılıktır.

Sevgi büyümelidir. Evrene ulaşmalıdır ama oradan başlanmamalıdır, o hiçbir zaman uzaktan değildir. Ve uzaktan başlaması gerektiğini düşünen kişi kendini kandırıyordun Her yolculuk yakından başlamalıdır. İlk atılacak adım uzaktan atılamaz. Kişi sevgi dolu bir birey olmalıdır. Ve kişinin sevgisi derinleştikçe cinsellikle daha az ilgilenecek ve sevgi daha uzağa yayılacaktır.

Bu yüzden ben hiçbir şeyi inkâr etmem çünkü sonuçta aranan mutluluktur. Herkes mutluluğu aramaktadır. Mutluluk inkâr edilmemelidir ama mutluluk patlaması oluştuğunda daha önceden mutluluk olarak düşündüğün şeyin sahte olduğunu anlarsın. Ama şu anda onu atamazsın. Önce mutluluk gelsin. Olumlu büyümeyle kastedilen budur, içine daha büyük bir şey geldiğinde daha az olan atılır. Ve ego güçlenmeyecektir çünkü onu attığında faydasız, değersiz bir şeyi atıyor olursun.

Vazgeçtiklerini iddia edenlerin hepsi şunu bıraktıklarını, bunu bıraktıklarını söylerler. Bununla önemli bir şeye ulaşamadıklarını gösterirler. Aına vazgeçtikleri şey hâlâ anlamlı kalır. O hâlâ onların hafızalarının bir parçasıdır, zihinlerinin bir parçasıdır, ona hâlâ sahiptirler. Tabii ki vazgeçmişlerdir ama kişi sahip olmadığı bir şeyden nasıl vazgeçebilir? Bu yüzden vazgeçmeyi düşünmeye devam ediyorsan hâlâ sahipsin demektir. Olumsuz bir yönden sahipsindir.

Fakat daha büyük bir olguyu tanıdığında—daha büyük bir keyfi, daha büyük bir mutluluğu—o zaman hiçbir şeyden vazgeçmezsin. Sadece onlar seni ağaçtaki kuru yapraklar gibi bırakırlar. Ağaç bundan habersizdir ve geride hiçbir yara kalmaz. Bu yüzden benim için bir oluşma anı, bir olgunlaşma anı vardır—olgunlaşma her şeydir. Kişi olgunlaşmalıdır, yoksa etrafta kendini boşuna yorarak, kendine boşuna zarar vererek boşuna dolaşacaktır. Kişi olgunlaşmalıdır, o zaman fırsat kendiliğinden gelir.

Bu yüzden vazgeçmek olumlu gelişme yoluyla olur. Bu benim sannyas’ımda böyledir—olumlu gelişme yoluyla vazgeçmek. Hiçbir olumsuzluk, hiçbir inkâr, hiçbir baskı yoktur.

İnsanı olduğu gibi kabul ederim. Tabii ki başta çoğu potansiyeldir ama olduğu haliyle de kınanmamalıdır. Kınanacak bir şey yoktur. O tohumdur, eğer tohumu kınarsan ağacı nasıl övebilirsin? İnsanı olduğu gibi kabul ederim—tamamen, hiçbir inkâr olmadan. Sadece bunun o kişinin bütün olabileceği, bunun son olduğunu söylemem. Bunun sadece başlangıç olduğunu söylerim. insan, büyük bir ağaca dönüşebilecek, Tanrısallığa büyüyebilecek bir tohumdur. Her insan bir Tanrı olabilir. Ama şimdiki haliyle sadece bir tohumdur. Tohum korunmalıdır, tohum sevilmelidir ve tohuma büyümek için her fırsat verilmelidir.

Sannyas, senin bir tohum, bir potansiyel olduğunu anladığın anlamındadır. Bu son değildir. Bu sadece bir başlangıçtır ve şimdi büyümeye karar vermen gerekir. Bu büyüme, özgürlük yoluyla gelir, bu büyüme güvencesizlik yoluyla gelir. Bir tohum görürsün, güvencededir. Ağaç güvencede değildir. Tohum kapalıdır, tamamen kapalıdır. Tohumun öldüğü ve ağacın büyümeye başladığı anda potansiyel olan harekete geçmeye başlar. Tehlikeler vardır—güvencesizlik oradadır, her türlü bozgun olasılığı vardır, ağaç bütün evrene karşı savaşan çok narin bir şeydir. Ama şimdi sadece bir tohumsun- dur, hiçbir tehlike yoktur.

Sannyasin olmak demek, büyümeye karar vermek demektir. Ve bu son karardır. Şimdi uğraşman gerekecektir, güvencesizlik olacaktır, tehlikeler olacaktır ve onlarla her an savaşman ve yüzleşmen gerekecektir. Bu her an süren savaş ve uğraş, bu bilinmeyene doğru savaşım, bu bilinmeyen için savaşım gerçek vazgeçiştir.

Büyümeye karar vermek büyük bir vazgeçiştir— tohumun güvenliğinden vazgeçiş, tohumun bütünlüğünden vazgeçiş. Ama bu güvencenin çok büyük bir fiyatı vardır. Tohum ölüdür, sadece potansiyel olarak yaşıyordur. Yaşayabilir veya ölü olarak kalmaya devam edebilir. Büyümediği, bir ağaç haline gelmediği sürece ölüdür. Ve benim bildiğim kadarıyla insanlar, büyümeye karar vermedikleri, bilinmeyene doğru bir atlayış yapmadıkları takdirde tohumlar gibidirler.—ölü, kapalıdırlar.

Sannyasin olmak, büyümek için karar vermek, tehlikelere atılmak için karar vermek, kararsızlık içinde yaşamaya karar vermek demektir. Bu çelişkili gibi görünüyor ama değil. Kişinin bir yerden başlaması gerekir ve kararsızlık içinde yaşamak için bile olsa bir kararı ol- malıdır. Güvensizliğe gitmek bile bir yere gitmektir ve bunun için bir karar verilmesi gerekir. Ben kararma yardım ediyorum ve içinde karar verebileceğin bir durum yaratıyorum. Neo—sannyas dünyanın özüne gidebilir. Herkese ulaşabilir çünkü anlayıştan başka hiçbir özel şey gerekli değildir.

Açıklamak istediğim başka bir şey de bu sannyas’ın herhangi bir elinle sınırlı olmadığıdır. Bu dünyada, her sannyas tipi belirli bir dinin, belirli bir tarikatın parçası, parseli olmuştur. Bu da bir güvenlik ölçütünün bir parçasıdır. Vazgeçiyorsun ama yine de bir yere aitsin. “Toplumu terk ediyorum,” diyorsun ama yine de bir mezhebe aitsin. Bir Hindu, bir Müslüman veya bir Sih olmaya devam ediyorsun. Bir şey olmayı sürdürüyorsun.

Gerçekte, sannyas dindar olmak ama herhangi bir dinle sınırlı olmamak demektir. Bu bilinmeyene büyük bir sıçrayış. Dinler bilinir ama dindarlık bilinmezdir. Bir tarikatın sistemleri vardır, dindarlığın hiçbir sistemi yoktur. Tarikatın kutsal kitapları vardır; dindarlığın sadece varlığı vardır, kitapları yoktur. Bu sannyas varoluşçudur, dindardır, tarikatsızdır.

Bu, sannyas’ın bir Müslüman’a Müslümanlığı, bir Hıristiyan’a Hıristiyanlığı inkâr ettireceği anlamına gelmez—hayır! Gerçekte tam da bunun tersi anlamındadır. Hıristiyanlara gerçek Hıristiyanlığı vereceği anlamındadır. Hindu’ya gerçek Hinduizm’i verecektir çünkü Hindu dininin daha derinine indikçe sonuçta Hinduizm gider ve orada sadece dindarlığı bulursun. Hıristiyanlıkta ne kadar derine inersen, o kadar az Hıristiyanlığa, o kadar çok dindarlığa benzer. Bir kerede dinin merkezine ulaşırsın.

Bu yüzden sannyasin- olduğunda bir dine ait olmadığını söylediğimde, Hıristiyanlığı veya Hinduizm’i veya Jainizm’i inkâr edeceğini söylemek istemiyorum. Sadece dinde yük haline gelmiş olan ölü bölümü inkâr edersin. Sadece ölü geleneği inkâr edersin ve bütün ölülerin—ölü gelenekler, ölü kutsal kitaplar, ölü guruluklar, ölü kiliseler—arkasındaki yaşayan akımın üstünü açar ve onu tekrar keşfedersin.

Yaşayan akımı tekrar bulursun. O her zaman oradadır ama her zaman tekrar keşfedilmesi gerekir, herkes onu tekrar keşfetmelidir. Nakledilemez, iletilemez, sana onu kimse veremez. Verilen şey ölü olacaktır. İçini derinden kazman gerekecek yoksa onu bulamazsın. Bu yüzden ben sana bir din vermiyorum, sadece yaşayan akımı bulman için seni itiyorum. Bu senin kendi buluşun olacaktır, hiçbir zaman başkasının olmaz. Bu yüzden ben sana herhangi bir şey iletmiyorum.



Şöyle bir hikâye vardır…

Buda bir gün elinde bir çiçekle gelir. Bir vaaz verecektir ama sessiz kalır. Onu dinlemeye gelenler ne yaptığını merak etmeye başlarlar. Zaman geçmektedir. Daha önce hiç böyle olmamıştır—ne yapmaktadır? Konuşup konuşmayacağını merak ederler.

Sonra biri sorar, “Ne yapıyorsun? Seni dinlemeye geldiğimizi unuttun mu?”

Buda eler ki,” Bir şey bildirdim. Sözcüklerle bildirilemeyen bir şey bildirdim. Onu duydunuz mu, duymadınız mı?

Kimse duymamıştır. Ama hiç tanınmayan bir öğrenci, orada ilk defa görünen Mahakashyap isimli bir bhikkhu içtenlikle güler. Buda, “Mahakashyap buraya gel. Bu çiçeği sana veriyorum ve sözcükler yoluyla verilebilecek her şeyi hepinize verdiğimi bildiriyorum. Gerçekten anlamlı olanı, sözcüklerle anlatılamayanı ise Mahakashyap ‘a veriyorum,” der.

Bu yüzden Zen geleneği tekrar tekrar sormuştur: “Mahakashyap a iletilen neydi?”—sözsüz bir iletişim.

Buda ne elemişti? Mahakashyap ne duydu? Ve bilen bir kişi orada olduğunda o da güler ve hikâye bir sır olarak kalır. Birisi anladığında o da güler. Çok şey bilip hiçbir şey bilmeyen bilginler anlatılanı tartışırlar ve duyulanın ne olduğuna karar vermeye çalışırlar. Ama gerçekten bilen kişi güler.

Büyük bir Zen öğreticisi olan Bankei, “Buda hiçbir şey söylemedi. Mahakashyap hiçbir şey duymadı,” demiştir.

Birisi, “Buda hiçbir şey söylemedi mi?” diye sormuştur.

Bankei, “Evet,” elemiştir. “Evet, hiçbir şey söylenmedi ve hiçbir şey duyulmadı. Söylendi ve duyuldu. Ben şahidim.”

Başka biri, “Sen orada değildin,” demiştir.

Bankei de, “Benim orada olmama gerek yoktu. Hiçbir şey iletilmediğinde kimsenin şahit olmasına gerek yoktur. Ben orada değildim ama yine de şahidim,” demiştir. O sırada birisi gülmüştür ve Bankei onun için, “O da bir şahitti,” elemiştir.

Yaşayan akım iletilemez. O her zaman oradadır ama ona gitmelisin. Yakındadır, hemen köşeyi dönünce, içindedir, sen yaşayan akımsın. Ama sen hiç içinde olmadın. Dikkatin hep dışarıda oklu, dışarıya yöneliksin. Sabitlenmişsin. Odağın ölümcül şekilde sabitlenmiş, bu yüzden içinde olmanın ne demek olduğunu algılayamıyorsun. içinde olmaya çalıştığın zamanda bile sadece gözlerini kapatıp dışarıda olmayı sürdürüyorsun.

içinde olmak demek, dışarının olmadığı ve içerinin olmadığı bir zihin durumunda olmak demektir. İçinde olmak demek, seninle her şey arasında bir sınır olmaması demektir. Dışarıda bir şey olmadığında, ancak o zaman içsel akıma ulaşırsın. Ve bir kere göz attığında tamamen dönüşürsün. Tamamen anlaşılamaz bir şeyi biliyorsundur, aklın anlayamayacağı bir şeyi biliyorsundur, aklın iletemeyeceği bir şeyi biliyorsundur.

Ama yine de kişi iletişim kurmalıdır, bir çiçekle olsa bile, bir gülüşle olsa bile. Hiç fark etmez, bunlar jestlerdir. Bir çiçekle dudaklarımı kullanırsam veya ellerimi kullanırsam, arada bir fark var mıdır? Sadece bu hareket yenidir, seni rahatsız eder. Yoksa bu da dudaklarını oynatmak kadar harekettir. Bir ses yaparsam bu bir harekettir. Eğer sessiz kalırsam bu da bir harekettir. Ama hareket yeni ve senin tarafından bilinmiyor, bu yüzden bir şeyin farklı olduğunu düşünüyorsun. Hiçbir şey farklı değil. Yaşayan akım iletilemez ama yine de iletilmelidir—bir şekilde işaret edilmelidir, bir şekilde gösterilmelidir.

Bu yüzden kişi sannyas’ı almaya hazır hale geldiğinde, bu onun için büyük bir arayışa doğru bir karardır ve benim için de sıçramaya hazır olduğu yönünde bir harekettir. Ve bir kişi değişmeye, eski kimliğini kaybetmeye, yeni bir varlıkta yeniden doğmaya hazır olduğunda… Birisi hazır olduğunda vasıflı olması gerekmez; hiç fark etmez. Bu hazır olma durumu vasıftır. Birisi hazır olduğunda, ben de itmeye hazır olurum. Ulaşması önemli değil, başlaması bile harika değil mi?

Önemli olan bu değildir, ulaşması hiç de önemli olan değildir. Ama kişi başlar. Bu başlangıç büyük bir şeydir. Ulaşmak o kadar büyük bir şey değildir. sannyas olmak büyük bir şeydir çünkü birisi ulaştığında bu kapasitesi olduğu içindir. Ama birisi başladığında acizdir. Bu yüzden başlangıç mucizedir.

Bir Buda bir mucize değildir. Buna yetenekliyse, ulaşır. Bu matematikseldir, bunda mucize yoktur. Ama birisi bana bütün arzuları, bütün özlemleri, bütün sınırlarıyla gelip sannyas olmayı düşünürse, bu bir mucizedir. Eğer Buda ile onun arasında seçim yapmam gerekirse onu seçerim. O bir mucizedir, öyle aciz ve cesurdur ki…

Bu nedenle ben hangi sonucu elde ettiğinle hiç ilgili değilim. Ben sadece başlangıçla ilgiliyim. Başlarsın ve ben biliyorum ki başlangıç olduğunda yarı bitirmiş sayılırsın. Başlangıç önemli olandır. Başlangıç olduğunda büyümeye devam edeceksindir.

Bu bir iki günlük bir şey değil, bu zamanla ilgili bir şey değil. Hemen bir saniye sonra olabilir, birçok doğum boyunca olmaya da bilir ama bir kere başladığında bir daha aynı olmayacaksındır. Sannyas’ı almaya karar vermek büyük bir değişim mucizesidir. Birçok doğum boyunca ulaşamayabilirsin ama asla aynı olmazsın. Bu tekrar gelir ve hatırlanır.

Bütün esaretlerinin, bütün bağlarının arasında bile bu kararı verdiğini hatırlayacaksındır. Bu özgür olma kararı, özgür olma özlemi, bu aşma fırsatını bekleyerek orada olacaktır. Öyleyse ben nasıl birinden sannyas’ı esirgeyebilirim? Ve o kişinin yeterli olup olmadığını kime sorabilirim? Eğer Tanrı sana varoluş, yaşam veriyorsa ve sana asla, “Yeterli misin?” diye sormuyorsa ben soracak kim oluyorum?

Ben sana hayat vermiyorum, sana varoluş vermiyorum, ben sana sadece bir dönüşüm veriyorum. Tanrı sana hayat verdiğinde sen bütün sınırların ve güçsüzlüklerinle yeterli olmuş olmalısın. Senin var olmana izin veriyor. Değerli olmalısın, Tanrısallığın gözlerinde bile değerli olmalısın. O zaman ben senden nasıl sannyas’ı esirgerim? Ama bazen gurular Tanrının kendisinden daha akıllı hale gelebiliyorlar. Kimin yeterli, kimin yetersiz olduğuna karar veriyorlar. Onlara Tanrı bile gelse—onlar yine kimim yeterli, kimin yetersiz olduğuna karar verirler. Ve kim gelirse gelsin, Tanrı geliyor. Gülme: kim gelirse gelsin, Tanrı geliyor çünkü başka kimse gelemez.

Bu yüzden bana gelen birini ben nasıl inkâr ederim? O bilemeyebilir, o farkında olmayabilir ama ben farkındayım—Tanrı kendini arıyor. Bu nedenle onu inkâr edemem, sadece inisiyasyonundan mutluluk duyabilirim. Bu yüzden hiç ayrım yapılmaz, hiçbir vasıf gerekli değildir. Ve bu sannyas’a şu an bütün insanlık için gerek var. Bütün insanlığın ona ihtiyacı var. Yaşayan akımdan, içimizdeki ve dışımızdaki Tanrısallıktan öyle habersiz hale geldik ki herkes haberdar edilmeli. Yoksa durumumuz öyle kötüleşir ki bir yüzyıl daha toparlananlayız. Bu, uzun süredir böyle devam etti.

Darwin bizim hayvan olduğumuzu düşünmüştü, şimdi automata—özdevinir olduğumuzu düşünüyorlar. En azından hayvanların ruhları var! Onların vardı, bizim yok. Yakında o kadar becerikli özdevinirler de olmayacağız çünkü daha iyi bilgisayarlar, daha iyi mekanizmalar olacak; sen sadece bir makine olmakla kalmayıp aynı zamanda çok ela sıradan bir makine olacaksın.

Bu, üç yüzyıldır insana dayatılan inançtır—bilgi demiyorum. Şimdi iyice öne çıktı. Herhangi bir inanç kadar inanç. Bilimin onu destekliyor olması fark etmez, o bir inanç. Ve insanlar ona inanmaya başladıklarında, insan ruhlarını tekrar yaşatmak çok zor olacak.

Bu yüzden önemli günler geliyor, bu yüzyılın son bölümü çok belirleyici olacak. Bu yüzyılın son bölümü gelecek yüzyılların kaderine karar verecek. Bu belirleyici olacak—insanları sadece makine, sadece doğal aygıt olarak gören inancın yaygınlaşması bakımından. Bu inanç yaygınlaştığında kaybolan saklı akıma gitmek çok güç olacak. Daha da güçleşmeye devam edecek, bugün bile güç. Dünyada yaşayan akımı bilen çok az kişi var—parmaklarla sayılabilir.

Konuşanlar sadece konuşuyor. Çok az insan gerçekten biliyor ve her gün sayı azalıyor. Bilenlerin yerine yenisi gelmiyor. Her geçen gün yaşayan akımı bilen, arkadaki gerçeği bilen, bilinci bilen, Tanrısallığı bilen kişilerin sayısı azalıyor.

Bu yüzyıl, bu yüzyılın sonu karar verici olacak. Bu yüzden herhangi bir şekilde başlamaya hazır olanlar için inisiyasyon yapıyorum. Eğer on bin kişi başlatılsa ve bunlardan biri bile amaca ulaşsa, bu, çekilen bütün zahmetlere değer. Ve bu içsel dünyadan bir şeyler tanımaya başlayan herkese, gidip bütün kapıları çalmalarını, çatıların üstünde durmalarını ve mutlu bir şeyin, ölümsüz bir şeyin, Tanrısal bir şeyin var olduğunu duyurmalarını istiyorum.

Ona şahit ol, ona git ve şahit ol; yoksa mekanik inanç hüküm sürecek. Onu şimdi kontrol etmek daha kolay, daha sonra onun yerini almak kolay olmayacak. Ve zihin bugün daha biçim verilebilir bir yapıya sahip—herhangi bir kalıba dökülebilir. Bütün eski inançlar çıkarıldığı için zihin boş ve herhangi bir yere—mekanik bir inanca bile—ait olmak için susamış durumda. Sana ait olma hissini verebilecek, gerçeğinin ne olduğuna dair bir biliş hissi verebilecek herhangi bir saçmalığa yakalanılabilir. Ve insan zihni onun boyunduruğu altına girer.

Bu nedenle bir saniye bile boşa harcanmamalıdır. Birazcık bilenler, kısacık bir göz atmış olanlar bile, diğerleriyle onun hakkında konuşmalıdırlar. Ve bu yüzyılın son bölümü göründüğü kadar kısa değil: Aslında büyük ve bir bakıma yüzyıllardan daha büyük. Değişim hızı. çok büyük olduğu için bu otuz yıl otuz yüzyıl gibi. Otuz yüzyılda yapılamayanlar, bu otuz yılda, bu üç on yılda yapılabilir. Bu değişimin hızı öyle ki kısa gibi görünen zaman kısa değil.

İnsanlıkla Tanrısal alt—akım arasındaki son köprüyü yıkacak, öldürecek üç inanç vardır. Birincisi zihnin sadece bir makine olduğu inancıdır. İkincisi komünizmdir—insan ve insanın toplumla ilişkilerinin sadece ekonomik bir olay olduğu. O zaman insan sadece ekonomik güçlerin, kör güçlerin etkisindedir. O zaman bilinç değil, sosyal yapı karar vericidir. Marks, toplumu bilincin belirlemediğini, bilinci toplumun belirlediğini söyler. O zaman bilinç hiçbir şeydir. Eğer karar verici değilse, o yoktur.

Ve üçüncü olarak irrasyonalite kavramı vardır. Üçü şunlardır: İnsanı makine olarak gören inanca dönüşen Darwinci kavram, bilinci ekonomik güçlerin bir yan etkisi haline dönüştüren Marksist kavram ve Freudcu irrasyonalite kavramı—insanın doğal güçlerin, içgüdülerin elinde olduğu. Bunlara göre insan yaptığını yapmalıdır ve bilinç yoktur sadece bilinçli oluğumuza dair hayali bir kanı vardır.

Bu üç kavramda dinler hâkim değildir. Müslümanlık, Hıristiyanlık, Hinduizm veya Budizm hüküm süren dinler değildir. Buda bir peygamber değildir, Mahavira da, Muhammed de, İsa da. Bugünün peygamberleri Freud, Darwin ve Marks’tır. Bu üçü de özgürlüğe karşıdır ve üçü de ölümsüzlüğe karşıdır.

Bu yüzden ben herkesi içsel dünyaya itmeye devam edeceğim, tabii ki birinin yaşayan akıma, sat— chit—anand’a ulaşmasını ve onu bütün varlığıyla ifade etmesini umarak, umuda karşı umarak. Eğer şimdi onu yaşayacak çok az kişi bile bulunabilirse, insanlığın gelecekteki bütün gidişatı değişecektir. Ama bu öğretme yoluyla değil, sadece yaşama yoluyla oluşabilir. Bu yüzden sannyas üzerinde duruyorum; o, yaşamaya bir başlangıçtır.

Onun üstünde başka bir bakımdan da duruyorum. Şöyle diyebilirsin, “Eğer hiçbir dışsal değişim gerekli değilse, o zaman niye elbise değiştiriliyor? Niye isim değiştiriliyor?” Sannyas’ın bulaşıcı hale gelmesini istiyorum. Senin için, hatırlamana yardım ediyor. Başkaları için, onun hakkında düşünebilecekleri bir noktadan başlıyor. Onun yanında ya ela karşısında olabilirler ama ona karşı kayıtsız olamazlar. Senin renkli elbiseni gördüğü anda, ya onun yanında ya da karşısında olacaktır; hiç kimse kayıtsız kalamaz. Onun hakkında düşünecektir veya ona gülecektir. Ya senin vazgeçtiğini düşünecektir ya da senin delirdiğini düşünecektir ama mutlaka düşünmeye başlayacaktır. Ve eğer bu elbiseler göze ilişmeye devam ederse, eğer bir kişi günde birçok kez bu elbiselerle temasa geçmek zorunda kalırsa, bulaşıcı hale gelirler. Bunu görmezden gelemez. Bunun hakkında bir karar vermek zorunda kalacaktır.

Dinin geçerli bir diyalog haline gelmesini istiyorum. Şimdi hiç de geçerli bir diyalog değil. Kimse onun hakkında konuşmuyor. Herkes siyaset hakkında konuşuyor, kimse din hakkında konuşmuyor. Eğer birisi din hakkında konuşursa, diğerleri ona sadece görgü kuralı olarak hoşgörü gösteriyor. Onlar, sadece sosyal bir görev, bir Pazar görevi olarak vaaz veriyor, duyuyor ve dinliyorlar. Kimse, en içteki ruhuna ne olduğuna özen göstermiyor. Bu yüzden din, geçerli bir konu, geçerli bir diyalog haline getirilmeli. Her yol kullanılmalı ve o, yaşayan bir sembol olmalı.

Nereye gidersen git düşünce dalgaları, duygu dalgalan yaratırsın. Sadece geçerken bile, sadece geçişinle bile, bir dalga, bir atmosfer, bir durum yaratırsın. Bu yüzden değişim üzerinde duruyorum. Başka nedenler ele var. Turuncu birçok yönden yardım eder çünkü her rengin kendi dalga boyu vardır, her rengin kendi emme kapasitesi vardır. Değişik renkli elbiseler içinde aynı olamazsın. Değişik olursun.

Beyaz bir elbisenin içinde, siyah bir elbisenin için- de olduğunun aynısı olamazsın. Siyahla, etrafında felce uğratan bir hüzün hissedersin. Bilmeden üzgün hissedersin. Bu dünyada, bu var oluşta hiçbir şey anlamsız değildir, her şey bir anlam taşır. Her şey kendisiyle birlikte belirli bir atmosfer taşır.

Turuncu pek çok nedenle seçilmiştir. Bunlardan biri seni tıpkı sabah güneşin doğuşu gibi hissettirmesidir; O, gün doğumunun rengidir. Bütün atmosfer canlı, görülmeye değer hale gelir. Her şey canlı hale gelir. Gelen ışınlar turuncu renklidir. Yaşayan bir atmosfer— canlı ve titreşen bir şey—yaratırlar. Bu yüzden, Tanrısallıkla birlikte titreşebilmen için bu renk seçilmiştir. Tanrısallıkla canlı olmalısın. Hiçbir üzüntü senin içinde barınak bulamayacaktır, hiçbir kederin bir barınak sahibi olmasına izin verilmemelidir.

Yirmi dört saat boyunca dans etme havasında olmalısın. O dans etme rengidir. Ve vücudunun etrafında, sabah olduğu gibi aynı atmosferi korur. Bütün gün korur. Eğer onu hissedebilir, onunla yardımlaşabilirsen, büyük bir fark göreceksin. Ve bir kişi bu rengi giyerken bu bir şeydir; binlerce kişi giydiğinde ise sonuç tamamen farklıdır. Nicelik niteliği değiştirir.

Buda, bir şehre on bin turuncu renkli bhikkhus ile gelecektir. Bütün şehir yepyeni bir atmosferle kuşatılmıştır; bu büyük bir hücumdur! Şehir, bütün gün sabahki kadar tazedir, her yer turuncu renktedir. Her saniye herkes hatırlamaktadır. Turuncunun psikolojik bir çağrışımı vardır.

Polisleri bilirsin, görev dışı olduklarında ve üniformalarını giymediklerinde sıradan insanlardır. Yüzünde bile değişikliği görebilirsin—çok sıradandır. Üniformanın içinde ise bambaşka biridir—oldukça farklı biri. Aynı adam değildir, bütün davranışları değişir. Başka bir şekilde durur, başka bir şekilde yürür.

Turuncu renk sannyas’la bağlantılı hale gelmiştir. Çok uzun süredir, binlerce, binlerce yıldır kullanılmaktadır. Ortak zihnin bir parçasıdır. Ve şunu da bilmelisin ki sannyas başlangıç olarak bir Doğu kavramıdır; ilk önce Doğu zihnine doğmuştur. En az on bin yıl boyunca Doğu turuncu rengi kullanmıştır. Senin pek çok hayatında turuncu renk, sannyasin elbisesi olarak giyilmiştir. O, senin ortak zihninin, ortak bilincinin bir parçasıdır. Bu büyük bir bağlantıdır.



Böylece onu kullandığında bütün eski ortak zihin tekrar yaşamaya başlar. Hatıraların tekrar gelip seni kuşatır. Senin kişiliğini değiştirir, seni değiştirir. Zihninin içsel yapısını değiştirir. Dolayısıyla başka bir renk kullanmak mümkündür ama şimdi onunla aynı bağlantıyı kurmak zordur ve zaman kısa ve içinde bulunduğumuz an kritiktir.

Birçokları bana sormuşlardır, neden turuncu? Neden yeni bir renk değil? Yeni bir renk kullanılabilir ama yararlı olmaz. Eğer önümde on bin yılım olsaydı rengi değiştirirdim ama zaman kısa ve belirleyici ve kritik ve büyük bir krizle yüzleşmek zorundayız. Bu yüzden pek çok doğumu kullanacağım.

Ve eğer birisi bana geldiğinde ona sadece sannyas’ı verdiğimi düşünüyorsan öyle değil. Bana her gelene sannyas’ı verdiğimi söyleyebilirim ama öyle değildir. Öyle gibi görünür ama öyle değildir. Bana herhangi biri geldiği anda, ben onun hakkında, onun kendi hakkında bildiğinden bile daha çok şey bilirim.

Dün biri bana geldi ve ona sannyas’ı almasını söyledim, şaşırdı. Ona en az iki gün düşünmek ve karar vermek için zaman vermemi istedi. Ona, “İki günü kim bilebilir? Onu bugün al, şu an al,” dedim. Ama kararsızdı, bu yüzden ona iki gün verdim. Ertesi sabah geldi ve sannyas’ı aldı. Düşünmesi iki gün değil, bir gün sürmüştü. Ona sordum, “Neden? Sana iki gün verilmişti, niye bu kadar erken geldin?” O da, “Gece üçte birden uyandım ve bir şey içimden bana ‘Git sannyas’ı al,’ diyerek derine gitti,” dedi.

Bu onun değil, derinlere kök salmış zihninin verdiği bir karardı. Ama odaya girdiği anda onu tanımıştım. Yirmi dört saat sonra bileceği o zihni tanımıştım.

Bu yüzden sannyas’ı al derken, bunu söylediğim herkesle ilgili pek çok nedenim vardır. Ya son hayatında bir sannyas’ın olmuştur, ya da uzun yolculuğunun bir yerinde bir sannyas’ın olmuştur.

Ona dün bir isim vermiştim ama bugün değiştirmek zorunda kaldım çünkü ona o ismi kararsızlığında vermiştim. Şimdi ona yardımcı olacak farklı bir isim veriyorum. Bu sabah geldiğinde kararlıydı. Diğer isme ar- tık ihtiyacı yoktu. Ve ben ona ve Ma Yoga Vivek adını verdim çünkü şimdi karar onun vivek’inden—onun farkındalığından, onun bilincinden—geldi.

Örneğin, Ma Yoga Tao burada. O üç defa sannyasin olmuş. Ona Tao ismini verdim çünkü geçmiş bir hayalında Çinli ve Taocu bir keşişti. O bunu bilmeyebilir uma ben ona Tao ismini verdim. Bir gün hatırlayacak ve kendisine niye bir Çinli ismi verdiğini anlayacaktır. Şimdi alakasız ama Taocu bir keşiş olduğunu hatırladığında bu ismin ona neden verildiğini anlayacaktır.

Her şey anlamlıdır. Apaçık görünmeyebilir ve sana açıklamam mümkün olmayabilir. Pek çok şey, çok uzun süre açıklanmadan kalacaktır ama sen daha alıcı hale geldikçe ben de daha fazla açıklayabileceğim. Senin de aynı duyguları paylaşma kapasiten ne kadar derin olursa gerçek de o kadar derinden ortaya çıkabilir. Tartışma ne kadar rasyonel olursa daha az gerçek ortaya çıkacaktır çünkü ancak daha az önemli gerçeklere mantıkla ispat bulunabilir. Daha derin gerçeklere mantıkla ispat bulunamaz.

Bu yüzden senin de aynı duyguları paylaştığını hissetmediğim sürece sana nedenleri anlatamam. Sana söyleyemem. Birçok noktada sessiz kalmam gerekiyor—bu senden bir şeyi esirgediğim için değil de bunun sana yardımcı olmayacağından, hatta tersine sana zararlı olabileceğinden.

OSHO

Facebook Yorumlar

Beğendin mi? Arkadaşlarınla paylaş!

What's Your Reaction?

İYİ İYİ
0
İYİ
Kötü Kötü
0
Kötü
Harika Harika
1
Harika
Bana aşağıdan bakarsan Tanrıyı, yukarıdan bakarsan delinin tekini, karşımdan bakarsan kendini görürsün.

0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Türü Seç
Soru cevap
Konuya dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Yazı
Biçimlendirilmiş Yazı