MUTLAK BiLiNÇ MUTLAK ÖZGÜRLÜK-OSHO


Sevgili Osho,
Sana çok kişisel sorular soracağım için beni bağışlamanı dilerim. Bunları soruyorum çünkü bunların pek çok insanın yüreğinde yanan sorular olduğunu düşünüyorum. Sen kimsin? Bu dünyaya neden geldin? Buradaki görevin ne ve bu görev nasıl başarılacak?

Bu soruların kişisel olup olmaması fark etmez çünkü benim için “kişi” yoktur. Kişisel soru yoktur çünkü kişi olarak ilişkilendirilecek kimse yoktur. Aslında kişisel sorular sormak haddini bilmezlik değildir ama “kişi”yi kabul etmek öyledir. Kişi var olmayan bir şeydir, bir hiçliktir. Aslında hiç kimse yoktur veya tek bir kişi vardır. Sadece Tanrı’nın bir kişiliğe sahip olduğu söylenebilir çünkü sadece Tanrı’nın bir merkezi vardır. Bizim hiç merkezimiz yoktur.

Bir merkezimiz yoktur ama biz var olduğunu kabul ederiz. Merkez varsayımsaldır, hayalidir. Bir merkez olmadan yaşamın mümkün olmadığını düşünürüz. Farz edilen bu merkez egodur.

Bu sorunun kişisel olduğunu düşünebilirsin. Soru bana yöneldiği sürece bir hiçliğe yönelmiş demektir. Bana gelince, ben kendimi hiç de bir “kişi” olarak hissetmiyorum. Biri, ne kadar derine giderse o kadar azalır. Ve sonuçta özüne ulaştığında artık hiç benlik yoktur.

İkinci olarak kim olduğumu soruyorsun, ben de, “Ben değilim,” diyorum. Arayanlardan her zaman, “Ben kimim?” diye sormalarını istiyorum, kim olduklarını anlamaları için değil, soru o kadar yoğun bir şekilde sorulsun ki soranın artık mevcut olmadığı, sadece sorunun kaldığı bir anın gelmesi için. Bu sorunun mutlak yoğunlukta olduğu, gidebildiği kadar derine gittiği anın geleceği muhakkaktır; o zaman sorunun saçmalığı ortaya çıkar. “Ben kimim?” diye sorabilecek veya kendisine, “Sen kimsin?” diye sorulabilecek kimsenin olmadığını anlarsın. Soru, cevap almak için değil, soruya üstün gelmek için sorulur.

İçeride kimse yoktur; aslında, içerisi de hiç yoktur ve içerinin düştüğü anda dışarı da yoktur. İçeriye doğru olmadığın anda dışarıya doğruluk da yoktur. O zaman bütün dünya bir bütün haline gelir. Varoluş bir bütündür, ben ve sen olarak ikiye bölünmüş değildir.

O yüzden benim için, “Sen kimsin?” sorusunun bir anlamı yoktur. “Ne?” daha uygun bir sorudur—kim değil ne, çünkü ne bütün olabilir. Bütünlük hakkında, var olan her şey hakkında sorulabilir.

“Ne?” sorusu varoluşsaldır, içinde ayrılmışlık yoktur; bölmez. Ama “Kim?” sorusu daha baştan böler. İkiliği kabul eder; var olanların olduğunu, ikiliğini.

Sadece olmak vardır, olanlar değil.

Sadece olmak vardır derken, olmak durumunu kastediyorum çünkü bir şey diğerinden ayrı olarak var olamaz. Eğer başkası yoksa o zaman bir şeyin var olduğunu söylemek anlamsızdır. Ben her zaman, “Tanrı yok, Tanrısallık var” derim çünkü ‘olmak’ sözcüğü etrafında bir sınırlama taşır. Tanrı sözcüğü de bir sonlu- luk taşır; sonsuz olamaz. Ama olmak durumu veya Tanrısallık sonsuz hale gelir, her şeyi kapsar. Her şeyi içine alır, hiçbir şey dışarıda kalmaz. Bu yüzden,” Sen kimsin?” diye sorduğunda bu benim için, “Ne?” anlamındadır. Benim için bunun başka bir anlamı olamaz.

Benim aracılığımla çok temel bir soru sordun: “Olan,” “ben” değildir, o varlığın ta kendisi, varoluşun ta kendisidir. Eğer biri tek bir damlada derine giderse okyanusu bulur. Yüzeysel olarak düşünülürse bir damla sadece bir damladır. Varoluşun kendisi olarak, tek bir damla suyun doğası okyanusunki ile aynıdır. Okyanus- saldır. Bu yüzden biri sadece cahillikte iken bir su damlasıdır. Bildiği andaysa bir okyanus vardır.

Sen bana okyanus hakkında bir soru sordun. Bu yüzden onu cevaplarken kendim hakkında değil senin hakkında da cevaplıyorum. Cevaplarken benim hakkımda değil bütün var olanlar hakkında da cevaplıyorum.

Var olanlar nedir? O kadar çok katman var ki. Eğer biri sadece yüzeyin farkındaysa, o zaman madde vardır. Mackle varoluşun yüzeyidir. Bilim sadece yüzeyde araştırmada bulunur; bilim için sadece madde gerçektir, başka hiçbir şey değil. Ama şimdi bilim daha ileri bir adım attı ve madde yerine enerji diyor. Enerji ikinci katmandır; maddeden daha derindir. Eğer maddede derine gidilirse, madde değil enerji vardır. Ama bu da yeterli olmaz çünkü enerjinin ötesinde bilinç vardır.

O yüzden, “Sen kimsin?” diye sorduğunda, ben, “Ben bilincim,” diyorum. Bu cevap her şeyi kapsıyor— her şey bilinçtir. Ben sadece hepsinin bir temsilcisi olarak cevap veriyorum. Sen kendinin bilinç olduğunu duymamış olabilirsin, kendinin bilinç olduğunu bilmiyor olabilirsin ama ben senin için bile cevap veriyorum. Bilinç vardır ve ben bir şeyin var olduğunu söylediğimde benim için belirli, kesin bir anlam taşır. Bir şeyin var olduğunu söylediğimde bu, onun hiçbir zaman yok olmayacağı anlamındadır. Eğer bir şey yok olabiliyorsa o hiç var olmamış demektir. Doğal olaylarla ilgilidir, sadece var olmuş gibi görünmüştür.

O yüzden değişen her şey doğal olaylarla ilgilidir; gerçekten varoluşsal değildir. Bütün değişen sadece yüzeydir. En içteki, nihai öz hiç değişmez. Her zaman vardır ve her zaman şimdidedir. Önceden olduğunu ya da sonra olacağını söyleyemezsin. Olunca olur. Sadece içinde bulunulan an ona uygulanabilir.



Geçmiş ve gelecek yoktur çünkü geçmiş ve gelecek sadece bir şey değiştiğinde anlamlı hale gelir. Bir şey varsa o zaman geçmiş ve gelecek yoktur, sadece şimdi vardır. Tabii ki şimdinin anlamı da değişik, oldukça değişik olacaktır. Bizim için şimdi, geçmiş ile gelecek arasında var olan bir şeydir. Oysa geçmiş ve gelecek yoksa şimdi çok farklı bir şey olacaktır. Geçmiş ile gelecek arasında bir şey değildir. Şimdi sadece bir andır—iki var olmayan arasında bir an: geçmiş gitmiştir ve artık yoktur ve gelecek de henüz gelmemiştir. Bu iki var olmayan arasında bir şimdiki an vardır. Bu mümkün değildir. iki var olmayan arasında bir varlık olamaz. Sadece öyle görünür.

Bilincin var olduğunu söylediğimde geçmiş ve gelecekle ilgili bir şeyden değil başı ve sonu olmayan bir şeyden bahsediyorum—sürekli demiyorum çünkü sürekli sözcüğü zaman anlamı içerir. Her zaman şimdide var olur elerken geçici olmadığını söylemek istiyorum, varlık geçici olmamak demektir. Zamanın ötesindedir ve aynı zamanda uzayın ötesindedir çünkü uzaydaki her şey yok olacaktır. Buna benzer şekilde zamandaki her şey de yok olacaktır. Ve zaman ve uzay iki şey değildir. Bu yüzden onları ilişkilendiriyorum. Onlar bir tek şey. Zaman sadece uzayın bir boyutu. Uzaydaki hareket zamandır; hareket etmeyen zaman ise uzaydır. Varlık geçici ve uzaysal değildir.

Bu yüzden benim geçici ve uzaysal olmayan biri olduğumu söylediğimde anlayacaksın. Ancak benim ben’im her şeyi kapsar. Sen de bunun içindesin, soruyu soran da içinde. Hiçbir şey dışarıda kalmıyor. O zaman senin sorunu cevaplamak daha kolay olacak. Değişen her şey maksatlıdır; yapılacak bir şey vardır, bir amaç için vardır. Amaç gerçekleştiğinde yok olur.

Oysa gerçekten var olan her şey amaçsızdır çünkü yerine getirilecek bir amaç yoktur. Ve eğer bir amaç varsa ve yerine getirilirse o zaman varlık anlamını kaybeder. Bu yüzden sadece geçici şeylerin amaçları vardır.

Onlar bir şey için oradadırlar. Şu şekilde de söyleyebilirsin: Onlar bir sonuç için araçlardır. Maksatlı derken kastedilen budur. Bir şeyi yerine getirmek için vardırlar. Amaç yerine geldiği anda ise giderler. Ama bana her zaman ihtiyaç duyulacak ve ben derken bu her şeyi kapsar. İçinde hiçbir amaç yoktur.

Varlık maksatsızdır. Bu yüzden ona bir “leela” bir oyun deniyor. Varlığın kendisinin gerçekleştirilecek bir amacı yoktur. Bir yere doğru gitmemektedir. Sonu yoktur. Ama yine de gitmektedir, yine de pek çok şey gitmektedir. Bu yüzden o bir leela, bir oyun—sadece dışarı taşan enerji—olmalıdır. Bu benimle de ilişkilendirilebilir. Ben hiçbir şey olacak değilim. Ama yine de bir şeyler yapmaktan bahsediyorum.

Bir kere evrensel bilincin bir parçası olduğunu anladığında hiçbir amaç olmadığını fark edersin. Sadece bir oyun olarak var olursun; tabii ki oyun evrensel, çok boyutlu hale gelir. Birçok şey yaparsın ama yine de yapan yoktur ve amaç yoktur; bu şeyler orada değildir. O zaman bu bir oyun haline gelir.

Ve şuna da dikkat çekmek gerekir: Bir amaç olmadan, bir yapan var olamaz ve bir yapan olmadan, bir amaç var olamaz. Onlar bir egonun iki kutbudur ve eğer bir amaç olmazsa ego kendini çok rahatsız hisseder. Ego amaçlar ile tatmin edilir. Bir şey yapılmalıdır, biri bunu yaparken başarılı olmalıdır, biri bir yere yetişmelidir, biri bir şey yapmalıdır. Bir imza atılmalıdır. Bu yüzden ego maksatlıdır. Diğer tarafta varlık maksatlı değildir. Ve egonun ötesinde neyin olduğunu bilmediğin sürece hiçbir şey bilmiyorsun demektir.

Bu yüzden benim için her şey bir oyundur. Ben de yokum, bir amaç da yok. Ama yine de bir şeyler devam ediyor. Şöyle sorulabilir:” Neden bir şeyler devam ediyor?” Devam ediyor çünkü durdurmak için bir amaç yok ve onları durduracak kimse yok. Beni anlıyor musun? Durduracak kimse yok ve durdurma amacı yok. Böylece doğada devam etme var. Sen bir geçit haline geliyorsun. Aktiflikle bir geçit olamazsın, hiçbir zaman bir araç olamazsın. Sadece pasiflik, seni bir araç haline getirir ve pasiflik, senin olmaman demektir. Yoksa sadece sözde pasif olursun. Ego her zaman aktiftir. Pasif olduğun anda ego yoktur. Pasiflik egosuzluk demektir.

Bu yüzden ben tamamen pasifim. Olanlar olur. Ben asla, “Niye?” diye sormam çünkü sorulacak kimse yoktur. Birini, Tanrı’nın kendisini bulsan bile, o sadece gülecektir. O bile bunu cevaplayamaz. Cevaplayamaz çünkü nedensellik kavramı, niye kavramı sadece bölünmüş bir akışta anlamlıdır. Eğer bütün akışı sonsuz ve başlangıçsız olarak anlarsan o zaman her şey başka şeylerin içine gider ve her şey başka şeylerden gelir. Okyanustaki dalgalar gibi, her dalganın arkasında bir dalga vardır ve her dalganın önünde bir şey vardır, başında bir şey, başka bir dalga. Ve bütün okyanusta dalgalar vardır. Dalgalar sonsuzdur.

insanlar dışında kimse, “Niye?” diye sormaz. Bu yüzden başka hiç kimse endişe içinde değildir.

İnsan zihni endişeli hale geldiğinde sorular yaratır ve daha sonra cevapları verir. Sorular anlamsızdır, cevaplar daha da anlamsızdır. Ama soruları biz ürettiğimiz için cevapları bulmadan rahat edemeyiz. Böylece cevaplar bulmaya ve sorular yaratmaya devam ederiz. Eğer soru sorma ve cevaplamanın bütün bu saçmalığını görürsen kendinle bir monolog sürdürdüğünü fark edersin. Eğer sen soruyor ve ben cevap veriyor olsam bile yine de soran insan zihni ve cevap veren insan zihnidir. Bu sadece aynı zihnin bir saklambacıdır. Kimin soru sorduğu veya kimin cevap verdiği fark etmez.

İnsan zihni sorar ve insan zihni cevaplar, soru ve cevaplarla çok büyük bir karışıklık yaratmışızdır ama tek bir soru bile cevaplanmamıştır. Sorular her zaman oldukları yerde kalırlar. Eğer soru ve cevapların bütün bu geçit törenini, bu hiçbir yere varmayan, anlamsız, sonuçsuz çabayı görebilirsen—eğer bütün bu saçmalığın bir şimşek çakışı gibi farkına varabilirsen—o zaman insan zihninin abesliğine gülebilirsin. Ve gülüş olduğu anda insan zihnine tamamen üstün gelirsin. O zaman soru yoktur ve o zaman cevap yoktur. O zaman seversin. O zaman amaç yoktur ve o zaman sebep yoktur. O zaman sadece yaşamanın kendisi yeterlidir.

Sen soruyorsun ve ben cevaplıyorum. Bana göre hiç cevap yok ve hiç soru yok. Okyanustaki dalgalar gibi veya ağacın yaprakları gibi veya gökyüzündeki bulutlar gibi sorular olmadan ve cevaplar olmadan yaşamaya devam ediyorum. Sorulan bütün saçmalığın farkına vardığını an bir şey tamamen yıkıldı. Bu bir kıyametti. Yeniden doğdum, evrensel bir boyutta yeniden doğdum—bir ben olarak değil, evrensel bilincin kendisi olarak.

Bu evrensel boyutta her şey bir oyundur. Bir kere anladığında—sadece anlamak değil, her şeyin bir oyun olduğunu fark ettiğinde—tamamen, mutlak olarak huzur bulursun. O zaman gerilim yoktur. Rahatsındır. Ego yoktur.

Ego rahatlayamaz. Gerilim içinde yaşar, gerilimden beslenir. Ego olmadığında gerilim de yoktur. O zaman her şeyi kapsayan sen varsındır. O zaman geçmiş yoktur, o zaman gelecek yoktur. Sen sonsuzluksundur. O zaman olan her şey oluyordur, sen yapmıyorsundur. Senin tarafından yerine getirilecek bir şey yoktur. Bunların hepsi hayali kavramlardır. Dindar bir insan bile bir şey yapmak hakkında bu şekilde düşünebilir. Orada ego daha yerleşmiş, daha sofu ve daha tehlikeli hale gelmiştir. Eğer ego varsa, o zaman yapan ve yapılanlar vardır. Sadece nesneler değişmiştir ama süreç aynıdır.

“Ben,” “beni” veya “bana” diye bahsettiğimde, bahsedilen kimse yok; sadece ne elediğimi anlaman için dile ait bir araç var. Benim için bana veya sana diye hitap edilebilecek kimse yok ama o zaman dil imkânsız hale geliyor. Bu nedenle gerçek, dille ifade edilemiyor. Gerçek, dile ait bir form alamaz çünkü olmayanlar— gerçek olmayanlar, var olmayanlar—tarafından yaratılmıştır. Mitlere özgü ego dili yaratmıştır. Egodan gelir, onu asla geçemez. Bu yüzden “bana” diye hitap edilebilecek kimse olmadığını bilsen bile dilde onu kullanman gerekir. Ve bu arada, kimsenin olmadığını sana tekrar hatırlatıyorum.

Bu “bana” söz konusu olduğunda, yapılacak bir şey yoktur çünkü her şey kendi kendine olur. Biz kendimiz oluyoruz. Bizler olaylarız. Bütün varoluş bir yapış değil, bir oluş. Bu yüzden bir yaratıcı olarak eski

Tanrı kavramının benim için anlamsız olduğunu söylemem daha iyi olur—ben “Yaratıcı Tanrı”‘ demem çünkü bu ifade bizim bencil yaratış algımızın, yapışın bir yansımasıdır. Bizim bir şey “yapış”ımız gibi Tanrı da dünyayı “yapmıştır.” Biz evrensel düzleme kendi izdüşümümüzü yansıtmışızdır, bu yüzden yaratılış ve yaratan vardır. Ayrılmışlık vardır.

Bana göre, Tanrı olandır—yaratan değil—olmaya devam edendir. Tanrı sonsuza dek devam eden demektir. O yüzden olan her şey Tanrı’dır. Sen ve diğer her şey olaylarsınız. Bu sonsuz oluş Tanrı’dır. Yaratıcı ve yaratılış yoktur. Bölünmüşlüğün—kozmik düşlemin üzerine yansımamızın—kendisi bencilliktir.

Bir kere içinde yapan ve yapılan diye bir ayrılma olmadığını anladığında, yapan ve yapılan olmadığını anlarsın, sadece oluşlar vardır. Ve bir kere bu sonsuz oluş ortaya çıktığında hiçbir yük kalmaz, hiçbir gerilim kalmaz. Doğumun bir oluştur, ölümün de bir olay olacaktır. Sen hiçbir yerde değilsin.

“Ben”—”Ben yapıyorum,” diye düşünen bu ego nereden geliyor? Hafızadan geliyor. Hafıza, olayları kaydetmeyi sürdürür. Doğarsın, çocuk olursun,- sonra gençlik gelir ve sonra yaşlanırsın. Her şey olur—aşk olur, nefret olur ve hafıza kaydetmeye devam eder. Geçmişe baktığında tüm biriken hafıza “ben” haline gelir. “Ben” birini sevdim. Bir yerde sevginin oluştuğunu söylemek daha iyi ve daha doğru olurdu. Yapan ben değildim. Ama “Ben sevdim,” hatırası doğum gibi, ölüm gibi oluştu.



Eğer insan bunu, yani olayların oluştuğunu ve bir yapanın olmadığını sadece yirmi dört saat boyunca hatırlayabilirse, o insan bir daha aynı olmaz. Ama sadece bir saniye için bile hatırlamak çok güçtür.

Olayların olduğunu ve senin onları yapan olmadığını hatırlamak en zor iştir. Örneğin, ben konuşuyorum. Eğer, “Ben konuşuyorum,” dersem ve “ben”im konuştuğumu kastedersem, o zaman olayı tamamen yanlış yorumlamışım dernektir. Doğru cümlenin ne olacağını bilmiyorum. Geldiğinde anlarsın ve ben de anlarım. Bu bir olaydır, o yüzden benimle ilişkilendire- mem. Benim yolumla bir şey geliyor. Ben kesinlikle yapan değilim. Benim içimde bir şey oluyor.

“Vedalar”ın kişisel olmadığını söylediğimizde denmek istenen budur. Onların insanlar tarafından yaratılmadığını söylüyoruz. Bununla vedaları toplayanların bu gerçeği bildiklerini—bir şeylerin olduğu gerçeğini—söylemek istiyoruz. Onlar yapanlar değil; onlara bir şey geliyor. Onlar sadece birer geçit, birer ortam, birer araçtır ve bu araç olma bile bir olaydır. Bir araç haline gelmiş olmaları onların kendi yaptıkları, bir şey değildir. Öyle olsaydı aynı yanlışlık başka bir düzeyde yapılmış olurdu.

Bütün davranışlarının derinine gidersen orada oluşları bulursun. Davranış yoktur çünkü davranan yoktur. Bu yüzden bir insan nasıl, “Niye?” diye sorabilir? Kim buna cevap verebilir? Ev boş, sahibi yok. Olayların oluşmaya devam etmesine izin ver. Sahibi olmadan evin kendisi olaylara muktedirdir.

Daha açık olarak anlamaya çalış, Buda pek çok kereler söylemiştir, “Yürüdüğümüzde yürüyen yoktur sadece yürüyüş vardır.” Bu nasıl anlaşılabilir? Eğer yoksam nasıl yürüyebilirim? Yürü ve nerede olduğunu bul—sadece yürüyüşü bulacaksın. Birisinin nasıl konuşma var ama konuşmacı yok dediğini anlayamayız. Ama konuşma davranışının derinine gittiğinde konuşmacıyı değil konuşmayı bulursun. Aslında, şairler yoktur sadece şiirler olmuştur. Ressamlar yoktur, sadece çizimler olmuştur ama araç sahip haline gelmiştir.

Yanlışlığı hafıza yaratır. Ama benim için hafıza yoktur. Hafıza beni kapana kıstıramaz, benim üzerindeki kavrayışını kaybetmiştir. Bu yüzden her şey olur ama bir yapan yoktur. Ve bütün olacak olan olur. Ateşleyicisi ben olmayacağım, efendisi ben olmayacağım.

Bir kere var olmadığım anladığında, çok değişik bir anlamda bir usta olursun. Ve var olmadığında bir köle de olamazsın. Artık özgürlüğün tamdır. Artık kimse seni bir esir haline getiremez. Artık esaret veya esaret olasılığı olamaz. Paradoksal bir durum olsa da bu bir gerçektir—usla olmaya çalışan biri her zaman esir olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Kendini, kendi ustalığını, kendi çabalarını, kendi “yapan”ını kaybeden kişi artık bütün esaretin ötesindedir. Özgürdür, gökyüzü kadar özgürdür. Özgürlüğün kendisidir-—özgür bile değil çünkü biri özgür olduğunda etken bir kişi vardır. O özgürlüktür. Bu yüzden istersen, “Ben özgürlüğüm,” diyeyim. Ve o zaman sebep de yoktur çünkü sebep olursa özgür değilsindir. Sebebe mecbur, sebebe bağımlısındır. Eğer yapmak zorunda olduğun bir şey varsa, o zaman bağımlısındır. O zaman özgür değilsindir.

Yapılması gereken bir şey olmaması bakımından ben tamamen özgürlüğüm. Ben bir bekleyişim. Olanlar olur ve ben onları kabul ederim. Ve eğer olmazlarsa, o zaman olmayanı kabul ederim. Ve ben beklemeye devam ederim. Bu bekleyiş kişiyi varlığın Tanrısal güçleri için bir vasıta haline getirir. Sen yapan olmadığında senin vasıtanla pek çok şey yapılır, yapan olarak orada olursan senin vasıtanla hiçbir şey yapılmaz. Yapan orada olduğunda sen de varsılıdır. İmkânsız bir şey yapıyorsundur. Yapan imkânsız olduğu için yapış mümkün olamaz.

Abes bir çaba içindesindir ve sonuç sadece hüsran olacaktır. Sen orada olmadığında her zaman başarılı olursun. Başarısızlık olamaz çünkü hiçbir şey olmayı düşünmemişsindir ve eğer başarısızlık olsa bile bu bir olaydır. Eğer başarı olursa bu da bir olaydır. Ve ikisi de olurken sen aldırmazsın. Senin için fark etmez, ikisi de olur.

Bu yüzden ben, “ben” derken herkes bunun içindedir. Ben bilincim ve ben özgürlüğüm. Bu iki kelimeyi, ‘bilinç’ ve ‘özgürlük’ kelimelerini, sadece gizemi sizin için daha anlaşılır bir hale getirmek için kullanıyorum. Öbür taraftan, ikisinin de anlamı aynıdır. Bilinç özgürlüktür, özgürlük de bilinç. Ne kadar az özgürlük varsa o kadar çok madde vardır. Ne kadar çok özgürlük varsa, o kadar çok bilinç vardır.

Bu masanın “maddesel” olduğunu söylediğimizde hareket etmek için özgür olmadığını söylemek istiyoruz. Senin bilinçli bir varlık olduğunu söylediğimizde sen bir dereceye kadar özgürsündür. Ama eğer sen bilincin kendisi haline gelirsen, içeri gidip kaynağı anlarsan…

Ben senin bilinçli varlık değil, bilincin kendisi olduğunu biliyorum. Bilinç sana yapışık bir özellik değil, sen bilinçsin. Sen tamamen özgürsün.

Bu yüzden herhangi bir yerden ilerleyebilirsin. Ya daha özgür ol ya da daha bilinçli, diğeri otomatikman gelecektir. Daha bilinçli olmadan daha özgür olamazsın. Daha bilinçli ol ve daha özgür olursun… Başka türlü olamazsın çünkü bilinç özgürlük yaratır. Ve tamamen bilinçli olduğunda, tamamen özgür olursun. O zaman senin var olman için hiçbir neden ve hiçbir amaç yoktur. O zaman her şey bir olaydır ve bir olay bir leela’dır.

Sevgili Osho,

Sen kendini—bilen biri misin? Ve varoluşla ve insanlarla ilişkini nasıl açıklıyorsun?

Söylediğin sözcük, ‘kendini—bilen’, doğru değil çünkü idrak etmek her zaman kendinin üstüne çıkmak demektir. Bu yüzden ‘kendini bilmek’ çelişkilidir. Eğer bilirsen, kendin diye bir şey olmadığını anlarsın. Eğer bilmezsen o zaman kendin varsın. Benlik olmak bilmemek, bilmek benlik olmamaktır. Bu yüzden kendimi— bilen biri olduğumu söyleyemem. Sadece şimdi hiç benliğim olmadığımı söyleyebilirim.

Bir benliğim vardı—bu sadece kapıya kadardı. Bilme tapınağına girdiğin anda benlik kalmaz, onu artık bulamazsın. O seni kapıya kadar takip eden, hatta sadece takip etmekle kalmayıp sana yapışıp kalan bir gölgedir ama sadece kapıya kadar, o tapınağa giremez. Eğer onu saklamak zorundaysan tapınağa giremezsin. Benlik bir kişinin atması gereken en son şeydir. Bir kişi her şeyi atabilir ama kendini atması öyle imkânsızdır ki! Çünkü kendini bilme çabası, kendini bilme gayreti insanın kendisinin kendisi için bir çabasıdır. Sen diye bir şey olmayacağını idrak ettiğin anda; artık çabalamazsın

Bütün büyük öğreticiler yanıltıcı sözcükler kullanmışlardır. ‘Kendini bilme’ yanlış bir sözdür. Ama “benliği olmayanı bilme” elerlerse anlamazsın. Saçma hale gelir. Ama gerçek olan budur—benliği olmayanı bilme. Sadece Buda benliği olmayan anlamında anatta’yı kullanmıştır. Sadece Buda kullanmıştır. Bu yüzden Buda Hindistan’dan uzaklaştırılmıştır. Öylece dışarı atılmıştır ve Budizm, ‘kendini bilme’ sözünü kullanmaya başlamadan köklenememiştir. Çin’de ve Japonya’da Budizm tekrar geri gelmiştir ve ‘tekrar kendini bilme’ sözünü kullanmaya başlamışlardır. Buda ‘benliği—olmayanı bilmek’ sözünü kullanmıştır. Ben de ‘benliği olmayanı bilme’ sözünü kullanıyorum. Tek biliş budur.

Nefsin olmadığı anda evrensel hale gelirsin. Bu büyük bir oyundur. Benliği bilmek şüphesiz ki en büyük en üst derecedeki oyundur. Benlik korunacak bir şey değildir, yok edilecek bir şeydir. O, senin son olasılığına, son bilişine bir engeldir.

Bu yüzden, ben ‘kendimi bildim’ diyemem. Ben ‘benliği olmayanı bilen’ biri olduğumu söyleyeceğim ve mümkün olan tek biliş budur. Başka bir biliş yoktur. Kendini bilmeyi savunanların vurgusu bilmekte değil, “kendini”dedir. Benim vurgum bilmekte. Kesinlikle ‘benliği’ inkâr etmemin nedeni de bu.

Evrenle ve diğer insanlarla ilişkim ne? İlişki iki insan arasında var olur. Ben ilişkili değilim, ilişki içinde değilim. İlişki her zaman iki şeyin arasında olur. Bu paradoksal görünebilir ama sen her ilişkide ilişkisiz kalırsın. Her ne kadar ilişkili olsan da ilişkisiz kalırsın çünkü ilişki iki şey arasında olur. İki şey her zaman oradadır. Bu yüzden ilişki, sadece ikiliği saklayacak bir görüntüdür. Kendini ilişkili olarak kandırdığın anlarda yine sen varsılıdır. Tekrar kendine düşmüşsündür ve ilişki yoktur.

Örneğin, sözüm ona âşık olduğumuzda, ilişkili gibi görünürüz ama aslında, sadece kendimizi kandırıyoruzdur. İki, iki olarak kalır. Ne kadar yaklaşırsa yaklaşsın, iki, iki olarak kalır. Bir cinsel birleşmede bile ikilik vardır. İkilik sadece bir birlik yanılsaması yaratır, iki ‘kendi’ arasında birlik olamaz. Birlik sadece iki ‘benliği olmayan’ arasında olabilir.

Bu yüzden bana göre, ben evrensel gerçeklikle ilişkili değilim, hiç değilim. Ve bununla soyutlanmış olduğumu söylemek istemiyorum. İlişkide var olabilecek kimsenin var olmadığını söylemek istiyorum. Evrensel gerçeklik söz konusu olduğunda ben birim ve evrensel gerçeklik de benimle bir.

Benim tarafımdan ben birim ama başkalarına göre, onların tarafından ben bir değilim. Onlar ilişkili. Birisi arkadaş olarak ilişkili, birisi düşman olarak ilişkili, birisi kardeş olarak ilişkili, birisi öğrenci olarak ilişkili… Benimle ilişkili olabilirler ama ben onlarla ilişkili değilim. Ve benim içimde bütün olan onları ilişkisiz hale getirmek. Ama onların tarafından hiçbir çaba olamaz. Sadece, ‘benliği olmayanı bilme’ olabilir. Eğer kimsenin öğrenci ve kimsenin guru olmayacağını anlarlarsa, eğer kimsenin kimseyle ilişkili olamayacağını anlarlarsa ancak o zaman benlik düşer ve boşluğun çıplak hale gelir. Ve sana sınırlar çizen bir kıyafet, bir nefis yoktur. Tamamen çıplak olduğunda, Kendin diye bir şey olmadığını anladığında sadece bir boşluk, bir içsel gökyüzü olursun—o zaman bir olursun. Ya da gerçekten ilişkili hale geldiğini söyleyebilirim. Birlik oluştuğunda, kişinin kendisi yoktur.

Bana evrenle ve insanlarla nasıl ilişkili olduğumu sordun. Benim için bunlar iki farklı şey değil—evren ve insanlar. Evrensellik pek çok şekilde oluşur, insanlar da bunlardan biridir. Evrensellik o kadar çok şekilde oluşur ki—güneş, yıldızlar, dünya, ağaçlar, hayvanlar ve insanlar. Sadece frekanslar değişir, Tanrısallık aynıdır. Bu yüzden benim için evren ve insanlar iki ayrı şey değildir.

Daha önce söylediklerimin hiçbiri düşünceden ortaya çıkmadı. Bu bir gerçek. Ama eğer düşünürsem—ve eğer senin tarafını anlayacaksam düşünmem gerekir— o zaman sen benimle ilişkili olursun çünkü sen varsılıdır ve sen olduğun sürece, ilişkili olursun. Bu çok zor bir durum yaratır. Günlük ve anlık olarak zor bir durum yaratır.

Kendini benimle ilişkili hissedersin. Bana ait olduğunu hissedersin ve daha sonra benim de sana ait olmamı beklemeye başlarsın. Kendini benimle ilişkili hissettiğin için benim de seninle ilişkili olmam gerektiğini beklemeye başlarsın. Bu beklenti nedeniyle sonuçta hüsrana uğramaya mahkûm olduğunu biliyorum. Benliği olan bir insanla hayal kırıklığı kaçınılmazdır ama daha uzun bir zaman alabilir. Fakat nefsi olmayan bir insanla birlikteysen küçücük bir zaman aralığı bile sürmez. Her saniye hayal kırıklığı olacaktır çünkü beklentilerin yerine gelmeyecektir. Onları yerine getirecek kimse yoktur.

Bu yüzden ben çok sorumsuzum çünkü sorumlu olacak kimse yok. Cevaplar var ama sorumlu olan yok bu yüzden her cevap atomsaldır… Bu birbirini izleyen bir durum olamaz bu yüzden gelecek andan ne bekleyeceğini bilemezsin. Ben bile bilmiyorum. Cevap, her biri kendi içinde tamam, geçmişle veya gelecekle her yönden ilişkisiz, atomsal olacaktır.



Ego, bir olaylar, oluşlar ve hatıralar serisidir. Böyledir çünkü sen bir seride var olursun—beni ele bir seri olarak düşünmek istersin ama bu zordur. Bu yüzden, er veya geç herkes bana öfkelenecektir çünkü benim cevaplarım atomsaldır, ardıl değildir. Ardıl cevap sorumluluk haline gelir. O zaman güvenebilirsin.

Ben çok güvenilmezim. Bana hiçbir zaman güvenemezsin—ben kendime güvenemiyorum. Neler olacağını bilmiyorum. Her olana tamamen açık ve her olanı tamamen kabullenir durumdayım. İlişki temelli düşünemem. Düşünemem, daha çok birlik temelli yaşarım.

Bana her yakın olduğunda, bu seninle ilişkili olduğum anlamına gelmez. Seninle bir hale gelirim. Ve sen bu birliği sevgi olarak yorumlarsın. Ancak bu birlik sevgi veya nefret değildir çünkü sevgi diye bilinen şey her an nefrete dönüşebilir. Yakın olabilirsin, uzak olabilirsin; bir arkadaş olabilirsin, bir düşman olabilirsin; hiç fark etmez. Ben söz konusu olduğumda, bana gelebilirsin veya benden uzaklaşabilirsin, hiç fark etmez.

İlişki koşulludur; birlik koşulsuzdur. İlişkide her zaman koşullar vardır. Koşullarda bir şey değişir ve ilişki değişir. Her şey, her zaman bir yanardağın üzerindedir. Her ilişki her zaman bocalayan bir durumdadır, her zaman bir ölüm sürecindedir, her zaman değişir: Bu yüzden her ilişki korku yaratır çünkü her zaman bozulma tehlikesi vardır. Ve ne kadar çok korku varsa o kadar ona yapışırsın ve ne kadar yapışırsan o kadar korku yaratırsın.

Oysa birlik tamamen bunun zıddıdır. Birlik koşulsuzdur. O, hiçbir koşul, hiçbir beklenti, hiçbir tatmin, hiçbir gelecek sonuç ummadığı için vardır. O, geçmiş tarafından koşullanmış veya geleceğe yönlenmiş değildir. O geçmişle ilişkisiz olan, gelecekle ilişkisiz olan anlık, atomsal bir var oluştur.

Böylece evrenle ve de insanlarla birlik hissediyorum ve evren tarafında da aynı his var. Ben onunla bir olarak hissettikçe, evrenden gelen his de birlik hissi. Bir zamanlar bunu hissetmiyordum ama şimdi evrenin her zaman bana karşı aynı his içinde olmuş olduğunu anlıyorum .

Birlik her zaman akar, her zaman akmıştır; evren için sonsuz bir bekleyiş olagelmiştir. Şimdi ben bunu evrene karşı hissediyorum; insanlara karşı da hissediyorum. Birisinin bana karşı bu birliği hissettiği anda, o kişi evrenselin bir parçası haline gelir. O, artık bir insan değildir, evrenseldir. Ve bir kere birliği hissettiğinde, bir kişiyle bile olsa, tadı alınışsın demektir. Coşkunun tadını anlamışsındır. O zaman bütünün içine atlayabilirsin.

Benim etrafımda olan bu. Yaptığımı söylemiyorum—bu benim etrafımda oluyor.

Sana birlik tadını vermek için seni yakınıma çağıracağım ve bunu bir saniye bile gerçekleştirebilirsen, bir daha asla aynı olamazsın. Bu çok sabır isteyen bir çabadır—çok bilinmez, tahmin edilemez. Bu anın ne zaman yakın olduğunu kimse söyleyemez. Bazen zihnin öyle uyumludur ki birliği hissedebilirsin. Meditasyonun üstünde durma sebebim bu çünkü meditasyon zihni öyle bir zirveye ayarlar ki buradan birliğe atlayabilirsin.

Benim için meditasyon zilini birliğe ayarlamak, zihni birliğe açmak demektir. Bu, sadece meditasyonun senin ötene geçtiğinde olur. Başka türlü olamaz. Eğer senin altındaysa—onu sen yapıyorsan, onu kontrol eden sensen—oluşamaz çünkü sen hastalıksındır. Bu yüzden ben seni, belirli sınırların ötesinde senin olmadığın bir meditasyona ikna ediyorum. Meditasyon senin yönetimini ele alacaktır. Yavaş yavaş itileceksin. Tabii ki meditasyonu başlatacaksın çünkü başka yolu yoktur. Başlamak zorundasın ama meditasyonu sen bitirmeyeceksin. Başlayacaksın ama bitirmeyeceksin. Arada, bir yerde olay gerçekleşecek. Meditasyon seni tutacak. Atılacaksın ve meditasyon gelecek. Sonra evrene uyumlanacaksın. Sonra bir olacaksın.

İlişki değil birlik önemlidir. İlişki sansara’dır, dünyadır ve ilişki nedeniyle tekrar tekrar doğmak zorunda kalırsın. Ama bir kere birliği tanıdığında artık ölüm yoktur, ölüm yoktur. O zaman senden başka kimse yoktur. Hepsi içindedir. Evrensel olmuşsundur. Birlik geldiğinde birey gitmelidir. Tanrısallık gelmeden önce ego gitmelidir.

Ego bütün ilişkilerin kaynağıdır. Dünya ilişkidir. Tanrı bir ilişki değildir, Tanrısallık bir ilişki değildir. Tanrısallık bencillik değildir. Bu, onunla bir olamazsın demektir. Bu yüzden bir bhahta, bir sofu asla evrensele ulaşamaz çünkü o ilişki temelli düşünür—Baba Tanrı, sevgili Tanrı, sevilen Tanrı, ilişki temelli düşünür. Kendisi ve diğeri diye düşünmeye devam eder. Hiçbir zaman egonun üstüne çıkamaz. Bu çok incelikli bir şeydir çünkü sofu her zaman teslim olmaya çalışıyordun Sofunun yolu teslimiyet yoludur. Teslim olmaya çalışmaktadır ama birine.

Eğer birine teslim olmaya çalışırsan, diğeri oradır. Ve sen yoksan, diğeri var olamaz; böylece gölgelerde var olmaya devam edersin. Kendini unutursun ama unutmak teslim olmak demek değildir. Tanrısallığı o kadar çok hatırlıyorsundur ki kendini hatırlayamıyor- sundur ama arkada sen varsındır, gölgelerde var olmaya devanı edersin. Başka türlü, Tanrı diğeri olarak var olamaz.

Bu yüzden var olduğu şekliyle sofunun yolu, seni insan deneyimini aşana, evrensele, bire götüremez. Benim için, esas olan birine teslim olmak değildir, esas olan kendini teslim etmektir—birinin ayaklarına değil, sadece kendini teslim etmek. Eğer benlik yoksa bir olmuşsun demektir.

Benlik, tohumlar yaratmaya devanı edebilir, aldatma yaratmaya devam edebilir. Ve en büyük ve en kesin aldanış sofu ve Tanrı’nınkidir—elini bir aldanış. Dini olan bir aldanış tehlikelidir çünkü onu inkâr bile edemezsin. Onu inkâr etmek bile suçluluk yaratır. Tanrısallığa karşı şahsiyeti inkâr ederek suçlu hissedersin ama Tanrısallık için şahsiyet senin kendinin izdüşümüdür. Benlik olmadığında Tanrı için benlik yoktur. Bütün varoluş kendini düşünmeyen hale gelmiştir. Ve bütün varoluş kendini düşünmeyen hale geldiğinde, sen de onunla birsindir.

Kendini düşünmemek yoldur.

Kendini düşünmemek gerçek ibadettir.

Kendini düşünmemek asıl teslimiyettir.

Bu yüzden sorun hep kendinledir. Kurtuluşu, moksha’yı düşünsek bile kendimizden özgürlüğü değil, kendimizin özgürlüğünü düşünürüz. O zaman özgür olacağımızı düşünürüz. Ama o zaman özgür olamayız—moksha kendimizin özgürlüğü değil, kendimizden özgürlüktür. Bu yüzden ben bir kendisizlikte, bir akışta, bir kendini düşünmeme sürecinde var oluyorum. Ben de kendim değilim, başka kimse de kendi değil.

Örneğin, dalgalar denizdedir ama her dalga kendini okyanustan ayrı olarak yanlış algılar. Ayrı gibi görünmektedir. Kendini kandırabilir—etrafta o kadar çok dalga vardır ve hepsi o kadar farklı görünmektedir ki. Benim dalgam yüksektir ve senin ki alçaktır veya benim dalgam alçaktır ve seninki yüksektir. Nasıl aynı olabilir ki? Ve dalgalar suyun dibine bakamaz. Sadece yüzeyi bilirler. Senin dalgan ölüyor ve benim dalgam genç ve yükseliyor. Senin dalgan kıyıya ulaştı ve benimki uzak. İkisinin aynı olduğunu nasıl düşünebilirim? Ama yine de öyle düşünsek de, düşünmesek de biz aynıyız.

Bu yüzden “ben” olarak bilinen dalga bir ego değil; o, benlik değil. Bu dalga, okyanusun dalga olduğunu anlamıştır. Dalga sadece bir yüzey olayıdır. Yüzey bir görüntüdür, yüzey bir harekettir. “Ben” diye adlandırdığım bu dalga dalgasızlığın, dalgasız okyanusun gerçek olduğunu düşünmez. Senin dalgan bile farklı değildir.

Her şeyi birleştireni anladım. Sen buna kendini bilme diyebilirsin, ben demeyeceğim. Ben ona benliği olmayanı bilme diyeceğim çünkü bu bütün bilişlerin özüdür. Bu, benliksizliktir. Ne demek istediğimi anladığını düşünüyorum.

Bütün söylediklerim demek istediklerim olmayabilir ve demek islediklerim söylediklerim olmayabilir ama her zaman derine bak. Her zaman söylenmeyen ama işaret edileni elinle. Söylenemeyen ama gösterilen, işaret edilen şeyler vardır. Derin ve yüksek derecede olan şeyler sadece gösterilebilir asla söylenemez. Ve ben söylenemeyen şeyleri söylüyorum. Bu yüzden benim sözcüklerimi düşünme. Her zaman sözcükleri anlamsız olarak görüp at, sonra da kelimesiz anlama, sessiz anlama doğru derine in. O, her zaman sözcüklerin ardındadır.

Sözcükler her zaman ölüdür, anlamsa her zaman canlı. İnsan sözcüklere açık olabilir ama insan hiçbir zaman zihinsel anlayış yoluyla açık olamaz. Sadece aklınla değil bütün varlığınla açık olabilirsin. Zihin bazen yanlış anladığı için değil—zihin her zaman yanlış anlar. Zihin bazen yanlış yaptığından değil—zihin yanlışlıktır. Her zaman yanlışlık yapar.

Bu yüzden söylenen şeylere karşı olumlu ol. Anlamaya çalışına, senin içinde elerine gitmesine izin ver. Ona hassas, açık ol. Yüreğinde derine gitmesine izin ver. Ona zihinsel sınırlar koyma. Sonra bütün varlığının katılımıyla bileceksin. Anlayamayabilirsin ama bileceksin. Ve anlamak yeterli değildir, bilmek gerekir. Bazen anlarsın veya anladığını zannedersin ve böylece bilmeye bir engel yaratırsın. Akıl anlar; varlık bilir. Akıl sadece bir parçadır, gerçek olan senin varlığındır.

Bildiğinde kanınla bilirsin, kemiklerinle bilirsin, kalp atışlarınla bilirsin. Ama anlarsan yalnızca o kadar da derin olmayan zihin mekanizmasıyla anlarsın. O sadece hayatta kalmak, ilişkide olmak için gerekli ama birliğe ve ruhsal ölüm ve dirilişe engel hale gelebilen bir alettir. Sadece hayatta kalmak için doğal bir araçtır. En yüksek gerçekliği ortaya çıkarma amacında değildir. Gizli sırları bilme amacında değildir—ve sırlar gizlidir.

Bu yüzden söylediklerim hakkında düşünme. Eve git ve uyu. Sadece içine gitmesine izin ver, sızmasına izin ver. Kendini koruma; açık ol. Bütün korunmalar bilmeye karşıdır. Ve sadece senin en iç varlığına ulaştığında bilinir ve gerçekten anlaşılır. Shradda, imanla söylenmek istenen budur. İnanç anlamında değildir.

İnanç zihinseldir. Kişi aklıyla inanabilir, aklıyla inanmayabilir—ikisi de akılsaldır. İman kesinlikle akılsal değildir. O, tamamen mistik katılımdır. Gizli sırlarla bir olmaktır. O, bir sıçrayıştır.

Bütün söylediklerimde hiçbir teoriyle ilgili değilim, hiçbir felsefeyle ilgili değilim. Bir şey söylediğimde bu sadece seni söylenemeyene götürmek içindir. Ve sözcükleri kullandığım da onları sadece seni sessizliğe yöneltmek için kullanıyorum. Ve bir şey iddia ettiğimde, bu iddia edilemeyeni işaret etmek içindir. Benim ifadem gerçekten bir şey ifade etmek için değildir, ifade edilemeyeni işaret etmek içindir.

Olumlu ol çünkü sadece olumluluk açıklık olabilir. Bütün söylediklerimin içine düşmesine izin ver ve bırak çiçeklensin. Çiçek geldiğinde söylenen ama söylenemeyeni bileceksin. Söylenen ama hâlâ söylenmeden kalanı bileceksin.

OSHO

Facebook Yorumlar

Beğendin mi? Arkadaşlarınla paylaş!

What's Your Reaction?

İYİ İYİ
0
İYİ
Kötü Kötü
0
Kötü
Harika Harika
1
Harika
Bana aşağıdan bakarsan Tanrıyı, yukarıdan bakarsan delinin tekini, karşımdan bakarsan kendini görürsün.

0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Türü Seç
Soru cevap
Konuya dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Yazı
Biçimlendirilmiş Yazı