KENDiNLE BAŞLA-OSHO


Sevgili Osho,
Aşk ve merhamet kavramları Tanrısallıkla ilişkilendirilir. Bu özellikler var mıdır? Tanrısallık var mıdır? Bu açıklanabilir mi?

Tanrısallığın var olduğunu söylemek doğru olmaz çünkü bütün var olan Tanrısaldır. Her şey vardır, sadece Tanrısallığın var olduğu söylenemez. Tanrısallık varoluştur. Tanrısal olmak ve var olmak aynı şeyin iki farklı şekilde söylenişidir. Bu yüzden “varoluş” özelliği Tanrısallıkla ilişkilendirilemez.

Başka her şeyin var olduğu söylenebilir çünkü bunlar var olmama durumuna geçebilir. Benim var olduğum söylenebilir çünkü var olmama durumuna geçeceğim, senin var olduğun söylenebilir çünkü var olmadığın zamanlar vardı. Ama Tanrısallığın var olduğu söylenemez çünkü Tanrısallık her zaman oradadır. Onun var olmaması düşünülebilir değildir, bu yüzden Samadhi—varoluş Tanrısallığa atfedilemez. Ben varoluş Tanrısaldır veya Tanrısallık varoluş demektir diyeceğim.

Tanrısal olmayan hiçbir şey yoktur. Bunu bilirsin veya bilmezsin, Tanrısallık söz konusu olduğunda bu hiç fark etmez. Eğer bunu bilirsen, varoluş, mutluluk haline gelirsin. Eğer bunu bilmezsen ıstırap içinde devam edersin. Ama sen Tanrısalsın. Uyurken ele, habersizken de Tanrısalsın. Kendini bilmeyen bir taş bile Tanrısaldır. Varoluş Tanrısaldır.

Tanrı’nın var olduğunu ispatlamaya çalışanlar bilmiyor. Tanrının var olduğunu ispatlamak düpedüz saçmalıktır. Tanrı’nın var olmadığını ispatlamaya çalışanlar da öyle. Kimse varoluşun var olduğunu ispatlayamaz. Eğer bunu söylersen, bana varoluşun var olup olmadığını sorarsan bu saçma bir soru olur.Birisi Tanrı’nın var olduğunu söylerse bu benim için aynı şeydir—varoluşun var olduğu. Tanrı ve varoluş eşittir, eş anlamlıdır. Bir kere varoluşun ne olduğunun farkına vardığında ona “varoluş” demezsin. O zaman ona Tanrı dersin. Kişi bütün oluşun farkına vardığında ‘varoluş’ sözcüğünü kullanamaz. Onunla daha yakın hale gelmişsindir, onun için kişisel bir isim kullanman gerekir, ona Tanrı dersin. Varoluşa “Tanrı”‘ demek sadece bu anlamdadır, başka bir anlamı yoktur: Onunla yakın bir ilişkide olabileceğin, onunla kişisel temas kurabileceğin anlamındadır. O ölü bir şey değildir. Sana karşı kayıtsız değildir.

Varoluş Tanrıdır derken, varoluşun bizimle yakından ilişkili olduğunu söylemek istiyoruz. Onunla ilişkiliyiz ve o bize karşı kayıtsız değil. Ama insan zihni söz konusu olduğunda kullanılacak Tanrı’dan daha doğru bir sözcük bilmiyoruz.

Eğer Ortodoks bir Musevi’ye sorarsan Tanrı sözcüğünü tam olarak kullanmaz. Sadece başını ve sonunu kullanır, ortasını çıkarır. Onlara neden böyle yaptıklarını sorarsan, “Ne söylersek söyleyelim her zaman onun olduğundan azı olacak. Bu yüzden bütünü ifade edemeyecek, tamamen anlaşılır olamayacak bir sözcük kullandığımızı simgelemek için kelimenin ortasını çıkarıyoruz,” derler. Tanrı kelimesinin İngilizcesi God’dır. Ortadaki ‘O’ sıfırın sembolüdür, mükemmelliğin sembolüdür; tamamlığın, bütünün sembolüdür. Bu yüzden ‘O’ çıkarılır, sadece G—D kalır.

Kullandığımız hiçbir sözcük asla bütünü tanımlayacak kadar anlamlı veya kapsamlı olmayacaktır. Tanrısallık hakkında bir şeyi değil, insan zilini hakkında bir şeyi işaret eder. Eğer “varoluş” dersen tarafsız bir terim kullanmış olursun. Ona kayıtsız kalabilirsin ve varoluş sana kayıtsız kalabilir. Eğer “varoluş”u kullanırsan seninle varoluş arasında bir diyalog olamaz. Arada köprü yoktur. Ama varoluşu bilenler bilir ki var olan her şeyle bir diyalog vardır; onunla yakın bir ilişki içinde, ona âşık olabilirsin. Bu diyalog olasılığı, bu ilişki olasılığı, bu âşık olma olasılığı ‘Tanrı’ sözcüğünü ‘varoluş’a göre daha anlamlı hale getirir ama aynı anlamdadırlar.

Sorduğun başka bir şey de aşk ve merhamet özelliklerinin Tanrı’ya atfedilip atfedilemeyeceği idi. Yine, ona hiçbir özellik atfedilemez çünkü özellikler ancak, zıttı mümkünse atfedilebilir. “Birisi beni seviyor,” diyebilirsin çünkü o birisi sevmemeye de muktedirdir. Eğer sevmemeye muktedir olmasan, hiçbir zaman, “O beni seviyor,” demezsin. O zaman birinin seni sevdiğini söylemen bir anlam taşımaz. Eğer ben seve iniyorsam, sadece nefret duyabiliyorsam o zaman, “Seni seviyorum,” diyebilirim. Eğer nefret etmekten acizsem o zaman sevme özelliği bana atfedilemez. O zaman sevgi bir özellik değil, kişinin doğasıdır.

Ve bir özellikle kişinin doğası arasında ne fark vardır?

Bir özellik görünme veya görünmeme halinde olabilen bir şeydir. Bir özellikten yoksun olabilirsin. Bir özellikle var olabilirsin, onsuz da var olabilirsin, o senin temel varoluşun değildir. O sana atfedilen, sana eklenen bir şeydir. Senin doğan değildir.

Doğa, onsuz asla var olamayacağın şeydir. Bu yüzden biri, “Tanrı sevgi doludur,” derken tam olarak doğru şeyi söylemiyordur. İsa, “Tanrı sevgidir,” derken doğru söylüyordu, sevgi dolu değil sevgi. O zaman sevgi bir özellik değil, onun doğası haline gelir. Onun yerine başka bir şey konamaz. Tanrı sevgi olabilir, sevgi Tanrı olabilir çünkü sevgi Tanrısallığın temel doğasıdır.

Sevgi eklenen bir şey değildir, olamaz. Sevgi olmadan Tanrı’yı kavramak mümkün değildir. Eğer sevgi olmadan Tanrı’yı kavrayabiliyorsan, sen Tanrı olmayan bir Tanrı’yı kavrıyorsun demektir. Sevgi olmadan Tanrıyı kavramak Tanrılığı olmayan bir Tanrı’yı kavramak demektir çünkü Sevgi silindiğinde geride Tanrılık kalmaz. Bu yüzden tekrar sevginin veya merhametin birer özellik olmadığını söyleyeceğim. Onlar doğadır.

Ezop bir masalında, nehir kenarındaki bir akrebin bir kaplumbağaya, “Lütfen beni nehrin diğer tarafına sırtında götür,” dediğini anlatır. Kaplumbağa, “Saçmalama! Benim aptal olduğumu mu sanıyorsun? Beni nehrin ortasında sokabilirsin ve ben de boğulur ölürüm.” der. Akrep, “Ben aptal değilim ama sen öylesin çünkü en basit mantıktan bile anlamıyorsun. Ben Aristo’nun o kulundanım, ben mantıkçıyım! Bu yüzden sana mantıktan basit bir ders öğreteceğim. Eğer seni sokarsam ve sen boğulup ölürsen ben de seninle birlikte ölürüm. Bu yüzden makul ol, mantıklı ol. Seni sokmayacağım—seni sokamam,” der.

Kaplumbağa biraz düşünür ve” Tamam! Makul görünüyor. Atla üstüme, gidelim,” der. Ve tam nehrin ortasında akrep kaplumbağayı sokar. İkisi de batmaya başlarlar. Kaplumbağa ölmeden önce sorar, “Mantığına ne oldu? Çok mantıksız bir şey yaptın ve kendin bunun çok basit mantık olduğunu, bunu asla yapmayacağını söylemiştin. Ama yaptın! Ölmeden önce söyle. Ölmeden önce bir mantık dersi daha alayım.”



Akrep, “Bunun mantıkla hiç alakası yok, bu sadece benim doğam. Onsuz olamam. Onun hakkında konuşabilirim ama onsuz olamam. Bunu gerçekten yapamam,” der.

Hem yapmaya hem de yapmamaya elverişli olmadığın şey senin doğanı gösterir. Tanrısallığı sevgisiz ve merhametsiz olarak düşünemeyiz. Sevgi her zaman oradadır, merhamet her zaman oradadır. Dilsel sınırlarımız nedeniyle iki sözcük—sevgi ve merhamet—kullanıyoruz. Aslında biri yeterlidir. Ona sevgi veya merhamet diyebilirsin.

İki sözcük kullanıyoruz çünkü sevginin karşılığında hep bir şey bekleriz ama merhamet için bu geçerli değildir. Birini sevdiğimizde karşılığında bir şey beklenir. O ne kadar incelikli olursa olsun bir pazarlıktır. Söylensin veya söylenmesin, bilerek veya bilmeyerek yapılmış olsun o içsel bir pazarlıktır. Karşılığında bir şey beklenir. Bu yüzden ‘sevgi’ ve ‘merhamet’ olarak iki sözcük kullanıyoruz çünkü merhamette karşılığında bir şey beklenmez ve Tanrı bizden karşılığında bir şey beklemez.

Ama Tanrısal merhamete göre sevgi ve merhamet bir ve aynı şeydir. O sevgi doludur ve bu onun merhametidir. O her zaman merhametlidir ve bu onun sevdiği anlamına gelir. Ancak bu özellikler ona atfedilemez. Bu onun doğasıdır, başka türlü olamaz. Ama aralarında ayrım yaparız çünkü birisi onun merhametini yaşamıştır, birisi Tanrısallığın sevdiği olmuştur. Bu da yanlış bir ifadedir. Tanrı her zaman merhamettir ve her zaman sevgidir. Oysa biz her zaman alıcı durumda değiliz.

Alıcı hale gelmeden alamayız. Bu yüzden Tanrısal merhameti almadığında bu Tanrısallığın bir eksikliği değildir, senin taşıdığın engel gibi bir şeydir. Sen ona alıcı değilsin, sen ona açık değilsin. Ona duyarlı değilsin. Tanrı’nın doğası merhametli olmaktır, merhametin kendisi olmaktır. Ama biz söz konusu olduğumuzda, biz doğal olarak alıcı değiliz, biz doğal olarak saldırganız. Ve bunlar çok farklı iki şeydir.

Eğer zihin saldırgan olursa, alıcı olamaz. Sadece saldırgan olmayan bir zihin alıcı olabilir. Bu yüzden beraberinde herhangi bir tip saldırganlık taşıyan her özellikten kurtulmak gerekir ve kişi sadece almak için bir kapı haline gelmelidir. Rahimdeki gibi kişi tam alıcılık içinde olmalıdır. Bu şekilde merhamet her zaman akar,sevgi her zaman akar.

Her yerden merhamet akıyor. Her saniye, her yerde merhamet akıyor. Bu varoluşun doğasıdır. Ama biz alıcı değiliz. Bu zihnin doğasıdır—zihin saldırgandır. Bu yüzden her zaman meditasyonun zihinsizlik olduğu üzerinde duruyorum. Meditasyon saldırgan olmayan alıcılık, açıklık demektir. Oysa mantık asla alıcı olamaz; mantık saldırgandır. Bir şey yaparken alıcı olamazsın. Sadece bir şey yapmadığında alıcı olabilirsin.

Bir şey yapmama, tamamen bir şey yapmama, sadece var olma durumunda olduğunda bütün yönlerden açık olursun ve her yerden merhamet akışı gelir. O her zaman geliyor ama bizim kapılarımız kapalı. Her zaman merhametten kaçıyoruz. O bizim kapımızı çalsa bile ondan kaçıyoruz.

Kaçmayı sürdürmemizin bir nedeni var: Zihin doğduğu andan itibaren kendini korur. Bizim bütün terbiyemiz, bütün eğitimimiz, insanlığın bütün kültürü her zaman böyledir. Bizim bütün zihnimiz, bütün kültürümüz saldırganlığa, yarışmaya, anlaşmazlığa dayanır. Yardımlaşmanın sırrını—dünyanın anlaşmazlıkla değil, yardımlaşmayla var olduğunu ve diğerinin, komşumun sadece bir rakip değil beni zenginleştiren tamamlayıcı bir varoluş olduğunu-—-öğrenecek kadar olgunlaşmadık. Onsuz ben daha az olurum. Dünyada eğer sadece tek bir birey bile ölse ben daha az olurum. Onun tarafından yaratılan zenginlik, atmosfere taşman zenginlik artık yoktur. Bir yerde bir şey boşalmıştır. Bu yüzden biz anlaşmazlıkta değil, birlikte var oluruz.

Ama zihin, ortak bilinçsizlik hep anlaşmazlığa göre düşünür. Birisi orada olduğunda, düşman oradadır. Düşman temel varsayımdır. Arkadaşlığını geliştirebilirsin ama gelişmesi gerekir—temel varsayım düşmandır. Düşmana arkadaşlık eklenebilir ama temel düşmanca- dır ve asla rahat olamazsın.

Arkadaşlıklarına hiçbir zaman güvenememenin nedeni budur çünkü temelde düşmanlık vardır. Sadece sahte bir arkadaşlık yapmışsın, yapay bir şey eklemiş- sindir ama temelde düşman olduğunu her zaman bilmektesindir—diğeri düşmandır. Bu yüzden bir arkadaşınla bile rahat değilsindir, sevgilinle bile rahat değil- sindir. Birisi ile birlikte olduğunda gerginsindir—düşman oradadır. Tabii ki bir arkadaşlık görüntüsü yarat- tıysa, gerginlik daha azdır. Daha azdır ama oradadır.

Bu tutum birçok nedenle—evrimsel nedenlerle— oluşmuştur. İnsan ormandan çıkmıştır. Bütün evrim öyle çok aşama, öyle çok hayvan aşaması görmüştür ki… Fizyolojik olarak da bu geçerlidir, vücut bilir çünkü vücut senin değildir. “Vücudum,” dediğimde iddia edilmemesi gereken bir şeyi iddia etmiş olurum. Vücudum yüzyıllar boyu gelişimden geçmiştir. Temel hücre kalıtımsaldır, temel hücremde benim arkamda var olmuş her şeyi kalıtım olarak taşırım. Bütün hayvanlar, bütün ağaçlar, var olmuş her şey benim temel hücreme katkıda bulunmuştur.

Temel hücremde yaşanan bütün anlaşmazlık, mücadele, şiddet ve saldırganlığın birikimi vardır. Her hücre önceden gelen bütün evrimsel mücadeleyi taşır. Hem fizyolojik olarak, hem de zihinsel olarak—zihnin sadece bu hayatta evrimleşmemiştir, sana uzun bir yolculuktan sonra gelmiştir. Bu vücudu ilkinden bile uzun olabilir. Çünkü vücut bu dünyada evrimleşmiştir, kırk milyon yıldan daha yaşlı olamaz. Dünyadan yaşlı olamaz. Ama ilk zihin başka bir gezegenden gelmiştir. Zihnin daha derin evrimsel deneyimleri vardır ve bu deneyimler seni vahşi ve saldırgan yapar.

Kişi bu olgunun farkında olmalıdır. Farkında olmadığı sürece kendi geçmişinden bağımsız olamaz. Bütün problem şudur ki kişi geçmişinden bağımsız olmalıdır ve bu geçmiş çok büyüktür—anlaşılamayacak kadar büyük. Önceden yaşamış olan her şey hâlâ seninle yaşıyor. Olmuş olan her şey senin içinde bir tohum, bir ihtimal olarak duruyor. Sen geçmişten geliyorsun, sen geçmişsin. Bu geçmişten gelen zihin saldırganlık yaratmaya devam eder, saldırganlığa göre düşünmeye devam eder.

Böylece din, “Alıcı ol,” dediğinde, bu öğüt duyulmadan kalıyor. Zihin nasıl alıcı olabileceğini düşünemiyor. Zihin alıcı olduğu tek bir şey tanımıştır, o da zihnin hiçbir şey yapamadığı ölümdür; o zaman hareket edememiştir. Zihnin alıcı olmak zorunda kaldığı yegâne şey ölümdür. Bu yüzden birisi, “Alıcı ol,” dediğinde gölgelerde bir yerde ölümü hissedersin. Eğer ben, “Alıcı ol,” elersem, zihin, “O zaman ölürsün. Eğer var olmak ve yaşamaya devam etmek istiyorsan saldırgan ol. En formda olan hayatta kalır, en saldırgan olan hayatta kalır. Eğer sadece alıcı olursan ölürsün,” der.

Alıcılığın hiç anlaşılamamasının—duyulmamasının, anlaşılmamasının—nedeni budur. Bu alıcılık pek çok şekilde söylenmiştir. Birisi, “Teslim ol,” der. Bu alıcı olmak demektir. Teslim olmak demek saldırgan olmamak demektir. Birisi, “İmanlı ol,” dediğinde bu alıcı olmak demektir. Mantığınla saldırgan olma. Varoluşu olduğu gibi al. Gelmesine izin ver.

Zihin sevemez çünkü sevgi birine karşı alıcı olmak demektir. Biz sevgide bile saldırganız. Bir arkadaşa sorarsan sana sevginin iki kişinin kendi rızalarıyla içine girdiği bir çeşit, saldırganlık, bir karşılıklı saldırganlık olduğunu söyleyecektir. Ve bu arkadaş bunu söylerken tamamen saçma konuşmuyordur. Bunu gerçekten kasteder, bir şey biliyordur.

Cinsel ilişkideyken, yakın aşk durumundayken, hareketler aynı bir kavgadaki gibidir—kavga ediyor- sundur. Eğer aşk diye bildiğimiz herhangi bir davranışta derine gidersen, eğer onda elerine gidersen hayvan köklerini bulursun. Öpme her an ısırma haline geçebilir. Eğer öpmeyi sürdürürsen, onda derine gidersen bu ısırma olur. Bu sadece bir zihin formudur. Bazen sevgililer, “Seni yemek istiyorum,” derler—çok sevgi dolu bir ifade. Gerçekten bunu denerler. Bazen derinleşir, yoğunlaşır o zaman cinsellik sadece bir kavgadır.

Bu nedenle iki partner, iki cinsel partner aşk ve kavga etme arasında gider gelirler. Akşam kavga ederler; gece severler; sabah kavga ederler; akşam severler; gece kavga ederler… Bu döngü devam edecektir—kavga ve sevgi, kavga ve sevgi. D. H. Lawrence’a sorarsan, “Eğer sevgilinle kavga edemiyorsan, sevemezsin,” eler. Kavga onu yoğunlaştırır. Bir durum yaratır.

Olduğu şekliyle, geçmişten geldiği şekliyle insan zihni sevemez çünkü alıcı olamaz. Sadece saldırgan olabilir. Bu yüzden seviyor değilsindir—her zaman sevgi istiyorsundur. Ve seviyor gibi davransan bile, bu sadece isteği güçlendirmek içindir. Kurnaz bir mantık vardır. Her zaman, “Bana sevgi ver,” diye istekte bulunur. Ve sana sevgi verirsem bu sadece isteği daha güçlü yapmak içindir. İnsan zihni sevemez.

Bu yüzden gerçekten sevgiyi tanıyanlara sorarsan, Buda’ya sorarsan, “Zihin ölmediği sürece sevgi olamaz,” der. Ve sevgi olmadığında, merhameti hissede- mezsin çünkü sadece sevgide açık olursun.

Ve belirli bir bireyi sevemezsin çünkü belirli bir bireye açık olup diğerlerinin tümüne kapalı olmak mümkün değildir. Bu yapılacak en imkânsız şeylerden biridir.



Eğer, “Seni seviyorum,” dersen bu, “Benim yanım- dayken nefes alıyorum, yoksa nefes almıyorum,” demektir. Eğer böyle olsaydı bir dahaki sefere benim yanıma geldiğinde beni ölü bulurdun. Nefes almak benim yapabileceğim ya da yapamayacağım bir şey değildir. Sevgi böyle bir şey değildir. Ama bize sevgi gibi görünen şey böyledir. Bu yüzden bir âşık er veya geç diğerinin aşkının öldüğünü görür. Ve ikisi de bunu bilir, ikisi de artık aşk kalmadığını bilir.

Âşıklar birbirini ne kadar çok tanırsa durum o kadar talihsizdir. Birbirlerini daha çok tanıdıkça umut azalır, hayal kırıklığı çoğalır. Aşkın öldüğünü anlarlar. Onu o kadar daralttın, ondan o kadar dar bir geçit istedin ki canlı kalamazdı.

Kişi sevgi dolu olmalıdır, sevgili değil. Bu sevgi, eklenen bir şey, bir nitelik, bir özellik gibi değil, yoğun.

doğal bir gösteri şeklinde olmalıdır. Dışarıdan koku verilen bir şey gibi değil, içsel bir çiçeklenme şeklinde gelmelidir. Bu sevgi oluşabilir. Kişi bütün geçmişinin farkında olmalıdır. Ve bütün geçmişinin farkına vardığın an, o an üste çıkmışsındır, onun ötesine gitmişsindir çünkü farkında olan zihin değildir.

Zihnin farkına varan şey, kendisiyle hiçbir geçmiş taşımayan, sonsuz olan, her zaman şimdide olan bilinçtir, her zaman yeni olan, her zaman burada ve şimdide olan. Bu bilinç sadece zihninin farkına vardığında tanınır. O zaman zihninle tanımlanmazsım seninle zihnin arasında bir boşluk vardır. Bu saldırganlığın, bu nefretin, bütün bu cehennemin bu zihin olduğunu bilirsin.

Ve zihin devam eder. Farkına varmadığın sürece zihin devam eder. Ve bu bir mucizedir: Farkına vardığın anda devamlılık kesilir. Şimdi ânın olursun—taze, genç, yeni. Şimdi her anla ölecek ve tekrar doğacaksındır.

Bir yerde St. Augustine, “Ben her an ölürüm,” demiştir. Bütün zihninin ve onun tüm sürecinin, devamlılığın, geçmişin kendini sürdürüp, devam ettirip, geleceği zorlamasının farkına varan kişi her saniye ölecektir. Her an geçmiş dışarı atılacaktır. Kişi taze, yeni ve genç, gelecek yeni âna atlamaya hazır olacaktır. Sadece bu taze bilinç, bu genç—sonsuza dek genç—bilinç alıcıdır, açıktır. Onun duvarları yoktur, onun sınırları yoktur. Tamamen açıktır, uzay gibi.

Upanishadlar buna kalbin içsel boşluğu der: bir boşluk vardır. Sadece bir boşluk. Bu bilinçtir, sakshin’dir—farkındalığın ifadesi. Zihnin geçmişten kurtuluşu seni tüm yönlerden tüm boyutlara açık ve duyarlı kılar. O zaman merhamet senin üzerine her yerden yağar—ağaçlardan, gökyüzünden, insanlardan, hayvanlardan, her yerden. O zaman ölü bir taş bile merhametlidir. Merhametin sana doğru yağdığını hissedersin.

O zaman bunun basitçe bir varoluş olduğunu söyleyemezsin. O zaman, “Bu Tanrı,” dersin. Bu metamorfoz, zihninin bu dönüşümü, ölü zihnin ölümsüz zihne dönüşümü, zihnin çöpünden bilincin açık gökyüzüne dönüşüm. Bu dönüşüm senin varoluşa karşı tutumunu değiştirir. O zaman bütün varoluş sadece bir sevgi akışı olur—arkadaşça, şefkatli, sevgi dolu, merhametli. O zaman birçok el vasıtasıyla sevilirsin.

Bu yüzden Hindu dini bin elli ilahlar yaratmıştır. Bu, elin her yerde olduğu anlamındadır, Tanrısallığın elinin üzerinde olmadığı hiçbir yer yoktur. Her yerde kucaklanırsın. Her yere gidebilirsin, Tanrısallığın elinin üzerinde olmadığı bir yer yoktur.

Bir gün Nanak Kabe’ye gitmiş. Camiye ulaştığında yorulmuş, o da küçük bohçasını bir kenara koymuş ve uyuyakalmış. İmam sinirlenmiş çünkü Nanak’ın ayakları kutsal taşın yönündeymiş. Bu yüzden Nanak’ı sürüklemiş ve bağırmış, “Sen burada ne yapıyorsun? Ayaklar kutsal taşıtı yönünde olmamalı, buna bile saygı göstermiyorsun. Sen ateist misin?” demiş. Nanak’ın uykusu bölünmüş ve kalkmış. “Ayaklarımı Tanrının olmadığı bir yere koy ve beni rahatsız etme,” demiş.

Tanrı’nın olmadığı hiçbir yön yoktur çünkü yönün kendisi Tanrısaldır, varoluş Tanrısaldır. Ama ona açık olmalısın.

Bütün bu trajedi, insan zihninin bu çelişkisi zihnin kapalı olmasıdır. Zihin kapalıdır ve özgürlüğü aramayı sürdürür. Zihin bir hapistir ve özgürlüğü aramayı sürdürür. Bu, insan varoluşunun bütün trajedisidir.

Zihin bir hapistir. Hiçbir yerde özgürlük bulamaz. Özgürlük sana gelmeden önce o ölmelidir. Ama biz kendimizi zihin olarak almışız, kendimizi onunla tanımlamışızdır. Zihnin ölümü asla bize olmaz, asla bizim başımıza gelmez. Zihin bizden ayrı bir şeydir ama zihinle tanımlanmaya devam ederiz.

Eğer geçmişle tanımlanmaya devam edersek geçmişten nasıl kurtulabiliriz? Hapiste olduğunu unutmuş olan kişi en fazla hapiste olandır çünkü artık onun özgürlük ihtimali yoktur. Ama hapisteki bu kişi bile farkına varabilir—daha da büyük bir tutuklu, tutukluluğuyla, hapsiyle bir olmuş, kendini tanımlamış kişidir. Hapsin duvarları onun vücududur. Tutukluğun bütün düzenlemesi onun zihnidir.

Farkında ol, zihnine karşı bilinçli ol—ve olabilirsin çünkü sen başka bir şeysin. Rüya kesilebilir çünkü sen rüya değilsin. Rüya senin başına geliyor ama sen rüya değilsin. Bu hapsi yıkıp dışarı çıkabilirsin çünkü sen hapsin kendisi değilsin. Ama vücutla zihin arasında uzun bir bağlantı vardır.

Ve şunu iyi anla: Beden yenidir, her doğum yenidir. Her başlangıç yenidir ama zihin eskidir. O, senin eski doğumlarından devam ediyor. Bu yüzden biri sana vücudunun hasta olduğunu söylerse hiç sinirlenmez- sin, sana karşı sempatik olduğunu düşünürsün. Ama biri sana zihninin deli, zihninin hasta, senin aklen rahatsız olduğunu söylerse sinirlenirsin. O zaman onun sana karşı sempatik olduğunu hissetmezsin. Sana arkadaşça gelmez.

Bedenle bu yeni bir ortaklıktır, sadece bu doğuma özgü. Daha önce ortaklık yaptığın bütün bedenler ölmüştür ama bu beden ortaklığı her ölümle kesilmiştir. O kadar çok kesilmiştir ki kişi kendini bir beden olarak düşünse bile kendini onunla özdeşleştirmez. Bu yüzden eğer bedeni hasta olsa bile başka bir şey hasta olmuştur.

Bir alkoliğin hayatını okuyordum. Birçok kez tutuklanmıştı. Onuncu kez hâkim onu hapse gönderiyordu. Hâkim kararında, “Bu sadece alkol, problemlerin gerçek kökü alkol,” yazdı. Adam, “Teşekkürler efendim. Beni sorumlu yapmayan tek kişi sizsiniz. Başka herkes benim suçlu olduğumu söylüyor. Alkolün tek suçlu olduğunu, benim sorumlu olmadığımı anlayan tek kişi sizsiniz,” dedi.

Beden söz konusu olduğunda, eğer bir hata varsa, kendini sorumlu hissetmezsin. Ama eğer zihin bir hata hissederse, kendinin sorumlu olduğunu hissedersin. Özdeşleşme daha güçlü, daha derindir. Böyle olmalıdır çünkü, beden senin varlığının dışsal katmanı, zihin içsel katmanıdır. O içsel sendir; onunla daha çok özdeşleşebilirsin. Seninle çok uzun hayatlar boyunca birlikte olmuştur. Zihin eskidir, her zaman eskidir, devamlılıktır.

Ama sen zihin değilsin. Ve bu anlaşılabilir ve bunu anlamakta hiçbir zorluk yoktur.

Sadece bir şahit ol. Zihin çalışıyorken sadece bir kenara otur ve nasıl çalıştığını gör. Karışma. Araya girme. Araya girmek de özdeşleşmeyi yapan kuvveti yaratacaktır. Araya girme. Hiçbir şey söyleme. Yargıç olma. Sadece trafik yoldan geçiyor ve sen de kenarda oturup seyrediyormuşsun gibi bir kenarda otur. Hiçbir hüküm verme. Ve eğer sadece bir saniye için bile olsa kenara oturup, zihnin trafiğine, devamlı trafiğine bakabilirsen boşluk büyür—seninle zihnin arasındaki boşluk. O zaman bu boşluk da daha büyük, daha geniş, daha köprü kurulamaz hale gelebilir.

Boşluk böyle olduğunda, aralık böyleyken köprü yoktur. Bütün olası noktalardan zihnin dairesinin senin olmadığın yerde olduğunu görmüşsündür. Sen her zaman içerdesin—başka bir yerde. Bu bir teori değil de anlaşılan bir gerçek olduğunda açık olursun. O zaman içsel bir boşluğa, içsel gökyüzüne, kalbin içsel boşluğuna atlamışsındır. İçeri atlamışsındır. Şimdi orada ve açıksındır.

O zaman aslında her zaman açık olduğunu bileceksin. Açık gökyüzünün altında uyuyordun ama hapiste olduğunun düşünü görüyordun—ve düşünceler düşleri yapmakta kullanılan maddelerden başka bir şey değildir. Onlar aynı maddedendirler. Gündüz onlara düşünce denir ve gece düş. Ama düşünceler şeffaf olduğu için onlarla özdeşleşmek daha kolaydır. Şeffaf bir şeyin orada olduğunu unutursun.

Eğer seninle benim aramda tamamen şeffaf bir cam varsa, ben camı unuturum; seni direkt olarak gördüğümü düşünürüm. Camla o kadar özdeşleşmişimdir ki onun varlığını fark edemiyorum demektir. Gözlerim ve cam, tek bir şey haline gelmiştir.



Düşünceler şeffaftır, içinden bakabileceğin herhangi bir camdan daha şeffaftır. O yüzden onlar hiçbir engel teşkil etmezler. Böylece özdeşleşme daha derin hale gelir. Düşüncelerin şeffaflığı sana o kadar yakındır ki etrafında her zaman seninle dünya arasında bir zihin olduğunu unutursun. Her zaman, nerede olursan ol— seninle sevgilin arasında, seninle arkadaşının arasında, seninle Tanrı arasında, o hep- oradadır.

Nereye gidersen git, zihin senin bir adım önündedir. Bir gölgenin seni takip etmesi gibi değil, o her zaman senin bir adım önündedir, her yere senden önce varmıştır. Ama hiç onun farkına varmazsın çünkü çok şeffaftır.

Bir tapmağa girdiğinde, zihin senden önce girmiştir. Bir arkadaşa giderken, onu kucaklarken, zihnin onu önceden kucaklamıştır. Ve bunu, zihninin hep prova yaptığını anlayabilirsin. Bu önceden gidiş hep provadır. Konuşmadan önce ne konuşacağını prova eder. Hareket etmeden önce nasıl hareket edeceğini prova eder. Herhangi bir şeyi yapmadan veya yapmamadan önce hep prova yapar. Prova, zihnin kendini senden önce hazırlaması, senden hep bir adım önde olması demektir. Ve bu seninle karşılaşabileceğin, rastlayacağın her şey arasında sürekli, şeffaf bir engeldir.

Bu yüzden hiçbir karşılaşma gerçek ve doğal olamaz çünkü arada her zaman bir şey vardır. Ne sevebilirsin, ne dua edebilirsin. Bu engelin kaldırılmasını gerektiren hiçbir şey yapamazsın. Merhamet hissedilmez çünkü seni şeffaf bir kabuk gibi saran engel oradadır.

Merhamet, sevgi, varoluş Tanrı’nın özellikleri değildir. Onlar Tanrısal doğadır. Ama biz onlara açık değiliz. Bir kişi açık olduğunda alıcı hale gelir. Ama o zaman da onun alıcı hale geldiğini söylemeyiz. Ego hırslıdır. Onun Tanrı’dan merhamet aldığını söyleriz. Ondan hiçbir şeyi mahrum bırakmayız. Artık, “Tanrı ona karşı merhamet gösterdi,” deriz.

Tanrı’nın merhametli olduğunu söylemek güzeldir çünkü şimdi Tanrı’dan başka hiçbir şey yoktur. Engel orada değilse egonun üstünde durabileceği bir şey yoktur. “Ben” diyemeyeceği için, “Ben merhamet almaya yetenekli hale geldim,” diyemez. Sadece, “Aldım çünkü ben orada değildim. Engel bendim,” diyebilir. Bu yüzden “ben” orada değilse, her zaman, “Tanrı’nın merhameti nedeniyle oldu. Ne yapabilirim?” diyebilir. Artık “ben” ortada yoktur.

O bunu söylerken haklıdır ama biz bunu söylerken haklı değiliz. Yine kendimizi kandırıyoruz. Kendimizi kandırıyoruz çünkü büyük bir dönüşümü fark etmiyoruz. Ego bunu fark etmez. Ego, “Tanrı ona karşı merhametli ama bana karşı değil,” der. Tanrı’nın birine karşı merhametli olduğu yönündeki çok yanlış yönlendirici kavramı biz yaratıyoruz. Tanrı merhamettir.

Eğer biri almaya hazırsa, o kişi hep vericidir. Onun için vermeye hazır demek bile doğru olmaz—o vericidir. Sen almadığında da o yine vericidir. Sen kapalı olduğunda, o yine yağdırmaktadır, nimetleri yağmaktadır. Açık ol ve bunu bil. Bilinçli ol ve açık ol ve sadece o zaman sevginin ne olduğunu, merhametin ne olduğunu, şefkatin ne olduğunu bilebilirsin. Ve onlar bir ve aynı şeydir, farklı şeyler değildir. Temelde onlar bir ve aynıdır. Sadece o zaman duanın ne olduğunu bilebilirsin. Engel olmadığında, dua bir şey istemek için yapılmaz, yalvarma değildir. O zaman o şükrandır. Bu yüzden ne zaman bir şey için yalvaran bir dua varsa, engel oradadır. Yalvarmak engeldir, zihin engeldir.

Herhangi bir şey için—hatta herhangi bir şey için bile değil, olan her şey için—teşekkür eden bir dua var olduğunda, merhamet alındığında, minnettarlık hissedersin. Tanrı’nın tarafında bu merhamettir, alıcının tarafında ise minnettarlıktır.

Minnettarlığı hiç tanımamışızdır. Onu merhameti tanımadan tanıyamayız. Ve bu tanınabilir.

Bir araştırmayla başlama, Tanrısallık için bir soruşturmayla başlama çünkü bu metafiziktir ve faydasızdır. Filozoflar yüzyıllardır Tanrı’nın özelliklerini düşünmektedirler. Bu yüzden, “Bu Tanrının özelliğidir, şu değildir,” diyen metafizikçiler çıkmıştır. Bazıları onun özelliksiz—nirguna—olduğunu söylemiştir. Bazılarını onun özellikleri olduğunu—saguna—söylemiştir. Ama kendi tanımadığımız bir şeyi nasıl bilebiliriz? Tanrı’nın özellikleri olup olmadığına, sevgi dolu olup olmadığına nasıl karar verebiliriz? Sadece düşünerek mi buna karar vereceğiz? Bu mümkün değildir.

Bu yüzden metafizik bizi saçmalığa sürükler. İnsanın hayal gücü mantıklı hale gelince bir şey elde ettiğimizi düşünürüz. Hiçbir şey elde etmemişizdir. Hayal gücü bizimdir, mantık bizimdir. Hiçbir şey tanımamışızdır.

Eğer metafizikten kurtulmak istiyorsan her zaman kendinden başla. Ve eğer metafizikten kurtulamazsan dindar olamazsın. Metafizik ve din zıt kutuplardır. Kesinlikle Tanrı’dan başlama. Her zaman zihninden—olduğun yerden—başla. Her zaman oradan başla. Eğer zihninden başlarsan, o zaman bir şey yapılabilir. O zaman bir şey bilinebilir, bir şey dönüştürülebilir. O zaman bir şey yapmak senin güç alanın içindedir. Ve eğer kendinle bir şey yapma kapasiten tamamen kullanılırsa, büyürsün, genişlersin, engelin ortadan kalkar, bilincin çıplak kalır. Ancak o zaman Tanrısallıkla başlayabilirsin.

Başladığında, Tanrısallıkla temas halinde olduğunda, merhametin ne olduğunu, minnettarlığın ne olduğunu bilirsin. Merhamet sana her yerden yağdığını hissettiğin şeydir, minnettarlık ise bütünün sevgisini, şefkatini, merhametini yağdırdığı boşluğun merkezinde, kalbinin içinde hissettiğin şeydir. Ancak o zaman, “Aman Tanrım” veya “Hare Ram,” demek anlamlıdır. Yoksa sözcüklerimiz sadece sözcüklerdir—varoluştan bilinen değil, dilden, kutsal kitaplardan öğrenilen sözcükler.

Bu yüzden Tanrı’nın özelliklerinin neler olduğunu söylemeyeceğim. Bana göre, benim bildiğim kadarıyla Tanrı’nın özellikleri yoktur. Ama bu, onunla temas halinde olduğumuzda onun sevgisini, onun merhametini hissetmeyeceğimiz anlamında değildir. Sadece bunların onun özellikleri değil, doğası olduğu anlamındadır. O bu şekildedir, başka türlü olamaz. Ona yakın olduğunda, ona sadece geri verdiğinde de o yine aynıdır.

Bu, ışık gibidir—gözlerin kapalıdır ama ışık oradadır. Senin gözlerin kapalı diye bu varoluş yok olmaz. Gözlerini aç! Işık oradadır, her zaman orada olmuştur. Gözlerinden başla.

Işık hakkında hiçbir zaman bir şey düşünemezsin. Nasıl düşünebilirsin ki? Ve her düşünme, her analiz yanlış olacaktır, daha en baştan yanlış olacaktır. Düşünemezsin çünkü bilmiyorsun.

Bilinen bir şey hakkında düşünmek döngüler şeklinde sürüp gidecektir. Hiçbir zaman bilinmeyene dokunamaz, bilinmeyeni anlayamaz. Bilinmeyen, düşünmek için değildir. Bu yüzden düşünürler Tanrıyı inkâr etmeye devam ederler çünkü Tanrı onlar için bilinir değildir. Bir kişi Tanrı’nın olmadığını söylediğinde, bu onun Tanrı’ya karşı olduğu anlamında değildir, sadece onun düşünen bir kişi olduğu anlamındadır; başka bir şey değil. Tanrı’ya karşı değildir çünkü Tanrı’ya karşı olmak için önce onu bilmek gerekir. O, Tanrı’ya karşı değildir. Bilen kişi karşı olamaz. Bilen kişi nasıl karşı olabilir? Bu sadece düşünmeye devam ettiğini gösterir. Ve düşünce bilinmeyeni anlayamaz, bu yüzden onu inkâr eder.

Tanrı’dan başlama. Bu yanlış bir başlangıç olur, her zaman saçmalığa yol açar. Bütün metafizik saçmalıktır. Hakkında düşünülemeyecek şeyler üzerinde düşünmeyi sürdürür. Hakkında bir şey söylenemeyecek olan varoluş hakkında bir şeyler söylemeyi sürdürür. Onun hakkında sadece sessizlik bir ifade olabilir.

Ancak kendinden başlarsan daha elle tutulur bir şeyler söylenebilir. Eğer kendinden başlarsan doğru bir başlangıç yapmış olursun.

Din kendinden başlamak demektir ve metafizik Tanrı’dan başlamak demektir. Bu yüzden metafizik deliliktir—tabii ki bir metodu olan delilik. Bütün deli adamlar metotsuz metafizikçilerdir ve bütün metafizik- çiler metotları olan delilerdir. Metodolojileri yüzünden mantıklı konuşuyor gibi görünürler ve saçmalıkları anlatmaya devam ederler.

Kendinle başla. Tanrı’nın var olup olmadığını sorma. “Ben” in var olup olmadığını sor. Sevginin Tanrısallığın bir özelliği olup olmadığını sorma. “Sevgi benim bir özelliğim mi?” diye sor. Hiç sevdim mi? Merhamet hakkında soru sorma. “Hiç minnettarlık hissettim mi?” diye sor—çünkü bu bize yakındır, bizden sadece bir adım ötededir. Bunu bilebiliriz.

Her zaman başlangıçtan başla. Asla sondan başlama çünkü o zaman o hiç de başlangıç değildir. Başlangıçtan başlayan her zaman sona ulaşır ve sondan başlayan başlangıca bile ulaşamaz çünkü sondan başlamak imkânsızdır. Sadece devam eder gidersin.

Tanrı’yı metafizik bir kavram değil bir dinsel deneyim haline getir. İçeri doğru git. O oradadır, her zaman seni bekler. Ama o zaman kendinle bir şey yapman gerekir. Bunu yapmak meditasyondur, bunu yapmak yogadır. Kendinle bir şey yap! Olduğun halinle kapalısın. Olduğun halinle ölüsün. Olduğun halinle Tanrısallıkla, varoluşla bir diyalog halinde değilsin—diyalog halinde olamazsın. Bu yüzden kendini dönüştür. Bazı kapılar aç, bazı boşluklar oluştur, bazı pencereler yap. Zihninin, geçmişinin dışına atla. O zaman sadece biliyor değil yaşıyor olursun. Tanrısallığın merhametiyle yaşarsın; sevgiyle yaşarsın; onun bir parçası, bir dalgacığı olursun. Ve bir kere onun bir dalgacığı, Tanrısallığın bir dalgası haline geldiğinde, ancak o zaman gerçek Tanrısallık vardır.

Bu yüzden ben hiç de bir metafizikçi değilim. Bana anti—metafizikçi diyebilirsin. Din varoluşçudur. Kendinden başla, saldırgan zihnini dönüştürmeye başla. Sadece alıcı olmasına izin ver.

Sana şunu söylemek isterim: Buda Tanrısallığın ne olduğunu bilmek için altı yıl uğraştı ve yapılmadık bir şey bıraktığı söylenemez. İnsan için mümkün olan her şeyi yaptı, hatta insan için imkânsız görünenleri bile. Her şeyi yaptı. Onun zamanına kadar bilinen her şeyi uyguladı. Ona öğretilen bütün metotların ustası haline geldi.

Zamanında var olan bütün gurulara, herkese gitti. Ve sonra onlara sordu, “Başka bir şey var mı efendim?” Ve gurular cevap verdi: “Şimdi gidebilirsin çünkü sana bütün verebileceğimi verdim. Ve başka durumlarda söylediğim gibi senin bunları uygulamadığını da söyleyemem. Uyguladın. Ama benim verebileceğim bu kadar.”

Buda, “Daha Tanrısallığı tanımadım,” diyordu.

Her guru ile bu tekrarlandı. Sonra bütün guruları bıraktı. Sonra kendi metotlarını icat etti. Altı yıl boyunca devamlı hayat ve ölüm arasında bir uğraşın içindeydi. Yapılabilecek her şeyi yaptı. Ve sonunda yapmaktan öylesine yoruldu, öylesine ölesiye yoruldu ki, bir gün Bodhgaya yakınındaki Niranjana Nehrinde akşam banyosunu yaparken kendini öyle zayıf ve yorgun hissetti ki nehirden çıkamadı. Bir ağacın köküne tutundu ve aklına bir düşünce geldi: “O kadar güçsüz hale geldim ki şu küçük nehri bile geçemiyorum. Dünyanın bütün okyanusunu geçmek için nasıl canlı olacağım? Her şeyi yaptım ve Tanrısallığı bulamadım. Sadece vücudumu yordum.”

Ölümün kıyısında olduğunu hissetti. O anda her şeyi yaptığını ve artık yapılacak bir şey olmadığını hissetti. Rahatladı ve bu rahatlama nedeniyle üzerine yeni bir enerji geldi. Bu altı yıl boyunca bastırılmış olan her şey çiçeklendi. Nehirden çıktı, bir tüy gibi, bir kuşun tüyü gibi—ağırlıksız—hissediyordu. Bir bodhi ağacının altında dinlendi.

Aydınlık bir dolunay gecesiydi. Biri geldi—Sujata isimli bir kız, bir sudra kızıydı gelen. Kızın ismi onun bir sudra olduğunu gösteriyor çünkü Sujata ismi onun daha yüksek bir kasttan gelmediği anlamına geliyor. Sujata “iyi doğmuş” demektir. Her gün bodhi ağacına saygılarım sunmaya söz vermişti ve o gün bazı tatlılarla gelmişti.

Buda oradaydı—yorgun, solgun, kansız aman rahatlamış, tamamen yüklerinden kurtulmuş—ve etrafta kimsenin olmadığı bir dolunay gecesiydi. Kız, Sujata, ağacın ilahının sunduklarını almaya geldiğini sandı. Başka bir gün olsa Buda reddederdi. Gece orada dinlenmezdi, hiç yemek yemezdi. Ama bugün tamamen rahatlamıştı. Yemeği aldı ve uyudu. Altı yıldan sonra bu gerçekten uyuduğu tek geceydi.

Rahatlamıştı, yapacak bir şeyi yoktu. Hatta yarın bile yoktu çünkü yarın, sadece kişinin yapacağı bir şeyi varsa, var olur. Eğer kişinin yapacağı şey yoksa o zaman yarın yoktur. O zaman o an yeterlidir.

Buda uyudu ve sabah saat beşte son yıldız da solmakta iken uykusundan uyandı. Son yıldızın yok olduğunu gördü—zihin olmadan çünkü yapılacak hiçbir şeyin olmadığında, zihin de yoktur. Zihin sadece bir şeyi yapmak için bir yetenektir, teknik bir yetenektir. Zihin olmadan, yapılacak bir şey olmadan, kendi tarafından bir çaba olmadan… Canlı veya ölü olduğuna kayıtsız olarak gözlerini açtı ve dans etmeye başladı. O kadar çabayla varamadığı bilişe varmıştı.

Birisi ona nasıl ulaştığını sorduğunda, “Ne kadar ulaşmaya çalıştıysam o kadar çok kayboluyordum. Ulaşamadım. Bu yüzden ulaştığımı nasıl söyleyebilirim? Ne kadar çok uğraştıysam, o kadar içine karıştım. Ulaşamadım. Zihin imkânsız olan bir şeyi yapıp kendinin üstüne çıkmaya çalışıyordu. Bu kendine baba olmak gibi, kendine hayat vermek gibi bir şey,” diyordu.

Bu yüzden Buda, “Ulaştığımı söyleyemem. Sadece o kadar çok uğraştım ki yok oldum, diyebilirim. O kadar çok uğraştım ki her çaba abes hale geldi. Ve artık uğraşmadığım, zihnimin olmadığı, düşünmediğim bir an geldi. O zaman gelecek yoktu çünkü geçmiş de yoktu. Bu ikisi her zaman yan yanaydı. Geçmiş arkadadır, gelecek öndedir; her zaman birleşiktirler. Eğer biri giderse, diğeri de aynı zamanda gider. O zaman hiç gelecek yoktu, geçmiş yoktu, zihin yoktu. Zihinsizdim, ben—sizdim. Sonra bir şey oldu, bu şeyin o anda olduğunu söyleyemem. Sadece bunun her zaman olageldiğini söyleyebilirim ancak ben farkında değildim. Her zaman oluyordu ancak ben kapalıydım. Bu yüzden bir şeye ulaştığımı söyleyemem,” diyordu.

Buda, “Sadece bir şey kaybettiğimi söyleyebilirim—egoyu, zihni kaybettim. Hiçbir şey elde etmedim. Şimdi bende bütün olanın her zaman orada olduğunu biliyorum; o her katmandaydı. O her taşta, her çiçekte vardı ama ben şimdi bunun hep öyle olduğunu anlıyorum. Ben kördüm. Körlüğümü kaybettim. Hiçbir şey elde etmedim, bir şey kaybettim,” diyordu.

Eğer Tanrısallıkla başlarsan, elde etmek için başlarsın. Eğer kendinle başlarsan, kaybetmek için başlarsın. Bir şeyler yok olmaya başlar ve sonuçta sen de yok olursun. Ve sen olmadığında Tanrısallık—bütün merhametiyle, bütün sevgisiyle, bütün şefkatiyle—vardır. Ama bu sadece sen olmadığında olur.

Senin yolduğun kesin koşuldur; bu kural kimse için gevşet ilemez. Kategoriktir, kesindir.

Sen engelsin.

Düş ve o zaman bilirsin.

Ve sadece bildiğinde bilirsin. Onu anlayamazsın, onu sana açıklayamam. Onu anlamanı sağlayamam. Bu yüzden bütün söylediklerimde metafizik hiçbir şey söylemiyorum. Sadece sana kendinle başlaman gerektiğini göstermeye çalıyorum.

Eğer kendinle başlarsan, Tanrısallıkla sonlanırsın çünkü o senin öbür parçan, diğer kutbundur. Ama bu kıyıdan başla. Orada olmadığın diğer taraftan başlama. Oradan başlayamazsın. Olduğun yerden başla ve ne kadar derine gidersen, o kadar az orada olacaksın.

Ne kadar çok kendini bilirsen, benliğin o kadar azalır. Ve bir kere kendini tamamen anlamaya eriştiğinde tamamen yok olursun, yok oluşa gidersin, tamamen boşa çıkarsın—değil olursun. Ve bu değil’de, bu toplam yoklukta her zaman düşen, sonsuzluktan her zaman yağan merhameti tanırsın. Etrafında her zaman bulunan sevgiyi tanırsın. O her zaman orada olmuştur ama sen ona hiç dikkat etmemişsindir. Yok ol ve onun farkına varırsın. OSHO

Facebook Yorumlar

Beğendin mi? Arkadaşlarınla paylaş!

What's Your Reaction?

İYİ İYİ
0
İYİ
Kötü Kötü
0
Kötü
Harika Harika
0
Harika
Bana aşağıdan bakarsan Tanrıyı, yukarıdan bakarsan delinin tekini, karşımdan bakarsan kendini görürsün.

0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Türü Seç
Soru cevap
Konuya dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Yazı
Biçimlendirilmiş Yazı