Arif için din yoktur- KEVSER YEŞİLTAŞ


“Varlığı anladın mı ki yokluktan bahsedersin” Ne Tenzih et, Ne teşbihte ol, İkisini de kullan, ortada KUTB’ta ol.

O’nun misli yoktur diyerek kendini tenzih etti. Duyan ve Gören O’dur diyerek kendini teşbih etti. Belirsizliğini ve gizliliğini ortaya koyarak “bilinmek” istedi. Bilinmek isteyen kim? Bilmek isteyen kim? İki varlık mı vardır ayrı ayrı? “İki varlık” idrakinde isen, teşbih etmiş olursun.

“Mutlak var, gayrısı yok” idkakinde isen tenzihtesin. Bilinmek isteyen “O” ve bilmek isteyen insan. İkisi birbirinin aynı ve gayrı. İnsan ne O’dur ne de O değildir. Hakikatte O’dur, gölge âlemde O değildir. Bu beşeri anlayışı ile idrak ötesi bir kavramdır. Bu idrake ancak arifler erişebilir. O’nu tenzih eden bir idrak üzerinde sabitlenirsen kayıtlayan olursun. Mukayyid memurları gibi, sadece sabitleyen ve kayıt tutan bir memur gibi kalırsın.

O’nu teşbih eden bir idrak üzerinde sabitlenirsen sınırlamış olursun. Muhaddid memurları gibi, tayin eden ve sınırlar çizen olarak kalırsın.İnsan burada iki mana arasında idrake varıp da bir yol izler ise, doğru yolda olur. İbn-i Arabi, “Sürekli tenzih hâlinde isen, teşbihe dikkat et” der. Ve yine “Sürekli teşbih hâlinde isen, tenzihe dikkat et”. Kısaca İbn-i Arabi’nin burada anlatmak istediği; “Sen hem O’sun, hem O değilsin”dir. O’nun misli yoktur, yani sadece O vardır gayrisi yoktur üzerinde idrake ulaşılırsa, O olduğumuz Hakikati ortaya çıkar.

Duyan ve Gören O’dur anlayışı üzerine idrake varman icap ederse, bir gözetleyen var ise O’ndan ayrı varlıkların da olması icap eder. O değilsin Hakikatine ulaşılır. Fakat O değilsin ve O’sun iki hakikati, Hakikatin Hakikati değildir. Çünkü O’nu tanımladığın anda sınırları çizmiş olursun ve O’nu sınırlandırırsın. O değilim dediğin zaman da O’ndan ayrısın anlayışı ortaya çıkar ki bu da bir gerçeklik değildir. İki hakikat arasında kalan insan ne O’dur, ne O değildir, hem O’dur, hem O değildir. O’nunla iken O’sun, imanı aşk ile, O’ndan gayrı, O değilsin inkarı hasret ile. Aşkta huzurla mahv, inkarda hasretle nar. Ne cehennemde hasretini çek, ne cennetinde mahva er.

Arifler, bu iki yönün tam ortasında yer alan inkarı ve imanı tamamlamış kamillerdir. İbn-i Arabi Fusûsu’l Hikem eserinde şöyle der:

“O beni över, ben de O’nu. O bana ibadet eder, ben de O’na. Hâl’de O’nu ispat eder, A’yanda ise inkar ederim. O beni bilince, ben O’nu inkar ederim. Ben O’nu bilince O’na şehadet ederim. Ben deni (aşağıların aşağısında) olduğum hâlde O’na yardım ederim. İşte o Hakk beni var kılıp, bana kendini bildirince, Ben de O’nu var kıldım.”

Varlığım, O’nun varlığının ispatı üzerinedir. O var ise varım, O yok ise yokum. Ben var isem O da vardır, yok isem yoktur. Hâl yolculuğunda gizliye seyr’de iken O’nu isbat ederim. A’yan olup zahirde belirdiğim zaman O’na şahitlik ederim. Ben deni (aşağıların aşağısında) olduğum hâlde O’na yardım ederim. Fizik dünyada eli ayağı olur, gören gözü, duyan kulağı olurum. Ben O’na muhtaç, nefesinden dirilirim, yaşamımın kaynağıdır. Gizliden açığa çıktığı vakit, kendini Var kıldı “Ben” olarak. Açıktan gizliye yok kıldığı vakit yine Hakk olarak vücuda geldi.

Zıtlıklar ile varolan bir evrendeyiz. Âlem denilen insan varlığı, zıtlıklardan ibaret bir farktır. Hakk ise tüm zıtlıkların bir araya gelerek Bütünlüğü oluşturduğu vahdettir yani Tek’lik.

Uyanış zor değildir. Zor olan sizi paçanızdan kavrayıp daha da dibe batırmaya çabalayan diğer yarınız olan zıddınızdır. Sizde herhangi bir meleke geliştiği vakit, anında tam bir karşıtı da ortaya çıkar. Ve siz “o zıt ile birlikte ya yükseleceksiniz ya da daha da dibe batacaksınız” sınavı içine girersiniz. Başlangıçtan beri varolanlar ve sonradan ortaya çıkanlar diye bir kavram yoktur aslında. Herşey varoluşunda zıddı ile ortaya çıkar. Zaman geçer diğeri belirir diye bir kavram, ancak bizim zihnimizin anlayışına uygun olması içindir.

Adem’in İblis’i yoktu, İblis’in bir Adem’i oldu. Firavun vardı ve Hz. Musa henüz bebek iken gönderildi ona ve Firavunun evinde büyüdü. Abbas zaten vardı tüm kötülüğü ve acımasızlığı ile ve Hallac’ı oldu. Karşıta karşılık Karşıt çar pışması, iyi ile kötülüğün çarpışması. Her şey zıddı ile görünür olur. Zıddı olmayan hiçbirşey varolmaz. Herşey zıddı ile kaimdir.

Varoluşta zıtların birlikteliği ve belirmesi, onların ayrı olduğu değil bütün olduğunu gösterir.

Görünen ve Görünmeyen

Zahir ve Bâtın

Evvel ve Ezel

Baş ve Son

Bunlar birbirine zıddır ancak birliktedirler. İkisi iki ayrı uçlarda yer alır diye zannedilir. Oysa ikisi bir aradadır. Birinin bittiği çizgide diğeri başlar sanılır oysa hepsi iç içedir. Tekamül gibi; yukarı bir tırmanış zannedilir gelişim ve uyanma. Oysa dıştan içe doğru, varlıktan yokluğa, çokluktan noktaya bir derinleşmedir.

Karşılıklı aynalar vardır:
An ki Anayım
Sen yaklaş, Ben yakinim.
Bilinmeklik istedim (Hakk). Bilmek istedim. (İnsan)
Hakk kendini insan ile tanıdı. İnsan kendini Hakk ile tanıdı.
Hakk’ın aynasında ilahi suret insan. İnsan aynasında
Hakk’ın sireti.
Hakk’ın gizli hazinesi insandır. İnsanın göğsündeki gizli
hazine Hakk’tır.
Varoluşu ile inkarda olan insan. Yokoluşu ile Hakk’ta olan insan.


Hakikat basit olandır. Karmaşıklığı insan zihni yaratır. Kavramlar, ne olacağı ya da ne olunması gerektiği artık çoğunlukla anlaşılmış olsa da nasıl yapılacağı anlaşılamadı. Uyanışın yolu, özlü sözler hep sembollere aktarıldı. Teorik sözlerdi. Kavramda “ne” manasını veren, ancak “nasıl”ı veremeyen türden. Semboller, ayetler işarettir, hakikat değil. Hakikati işaret eder.

Ne yapacağını bilemeyen insan zihinlerinde başıboşluk, çaresizlik hakim. Eski bilgi yeniye uymuyor, yeni bilgiler elle tutulur cinsten değil.

Hâl yaşanır, anlatılamaz. Bu yüzden erenler herhangi bir ipucu veremediler. Çünkü hâl kişiye özel bir durum, bir başkası için herhangi bir mana içermeyebilir, hatta biri için iyi olan diğeri için menfi olabilir. Bu yüzden herkes kendi gönlünde, hissederek bunu yaşayacak ve anlatamayacak.. Bu yüzden sembolleştirildi, çünkü Hakikat tektir ancak, her insanda farklı bir mana oluşturur. En güzel rehber yine vicdan sesi..

Eski zamanlarda kırk gün çile, halvet zamanları insanları dünyadan tecrit etmek için ideal yöntemlerdi. Günümüzde böyle değil. Daha da zor. İnsanlar çekmese, dünya çekiyor paçasından aşağı insanı. Çamur cazibesi demiş buna H.Bektaş Veli. Çamurun cazibesini derinden bilsen bile ona boyun eğiyorsun. Konumuzun ilk başlarında, “İnsan ne O’dur, ne de O değildir. Hakikatte O’dur, gölge âlemde O değildir. Bu beşeri anlayışı ile idrak ötesi bir kavramdır. Bu idrake ancak arifler erişebilir” demiştik. Şimdi bunun açıklamasına devam edelim.

Din ihtiyaçtır. İnsan doğası gereği, inanmaya ihtiyaç duyar. Din bir düzendir, şeriattır, yoldur. İnsanı bir anlayıştan alır, idrake taşır. İnsanı hayvani özelliklerinden alır, insani özelliklere taşır, başıboşluktan alır edebe ve nizama taşır. En ilkel toplumlardaki inanışlardan tutun da, ahlak ve felsefe sistemleride dahil, dünya üzerinde varolan geniş inanç kitlelerine sahip tüm din anlayışlarının temeli insan ihtiyacına yöneliktir.

Dünya nüfusunun çoğunluğu o ya da bu nedenle mutlaka bir inanışa sahiptir. İnsan doğası gereği bir şeye inanmak zorundadır. En eski çağlardan beri insan, nasıl meydana geldiğini ve kendinden daha üstün bir gücün varlığını araştırdı durdu. Kendinden büyük ve yüce olarak gördüğü her şeyi gözlemledi ve kendini yarattığını düşündü. Dünya kurulduğundan ve üzerinde insanlar var olduğundan beri, bir güce inanma ihtiyacını hissettiler çünkü soru sormaya başlamışlardı. Soru sormak ve cevap aramak, bir ihtiyaçtı. Zaman ilerledikçe bu güç hakkında daha fazla bilgi edinme ihtiyacı doğdu. Neden var olduğumuz? Nasıl varolduğumuz? Niçin var olduğumuz?

Ne zaman varolduğumuz? Bizi var edenin Ne olduğu? Pek çok soru ve ardından “Kim?” sorusunu kendimize yönelttik. Biz kimdik? Dinler, insanın kendini tanıması için gönderilmiştir. Görünmeyen Tanrı, görünürdeki insana, kendinin her yerde olduğunu anlatmak için “öğreti” göndermiştir. “Siz ve Ben Hakikatte bir ve bütünüz, sadece dünyada farklılık gösteriyorsunuz, ne vakit kendinizi bileceksiniz, beni bulacaksınız.” İşte insan varlığı binlerce yıldan beri kendini aramakta, kökleri hakkında kesin ve net bilgiye sahip olmak için yolculuğuna devam etmektedir. Dinler bu konuda insana büyük bir vasıta olmuş ancak vasıta, insanlığı, bir yere kadar götürmüştür. En son gelen din ile de “din öğretisi” kapanmıştır. Artık dinin “son vasıta”sı da görevini yerine getirmiştir.

İnsanlık, bindiği tren ile bir şehirden başka bir şehire gitmek istemektedir. Ancak öyle bir hâle gelmiştir ki, bindiği tren ile kendini eş koştuğu için, kendini tren olarak görmüş ve yarı yolda kalmıştır. Amaç bir yere varmaktır. Fakat trenin cazibesi, şekli, şemali onu büyülemiş ve etrafı görmez olmuş, zihni trenden başka hiçbir şeyi algılayamaz olmuştur. İşte şimdiki insanlık, kendi bildikleri, öğretileri ve öğrendikleri ile kendini ilah zannetmektedir. İnsan bedenin şekline ve bedenin sağladığı tüm yaşama öyle dalmıştır ki, tamamen uykudadır.

İşte burada mistisizim ve tasavvufun önemi ortaya çıkar.

Eski mistikler ve tasavvuf üstatları insanı şekilcilikten, dünya cazibesi olan masivadan kurtulması için çeşitli yollar ve düşünceler ortaya koymuştur. Her dinin mistik ve ruhani yönü vardır. İnsanlık varolduğundan beri nasıl dinler varsa, her dinin kendi içinde mistik ve ruhani tarafı da mevcut olmuştur. Fakat zamanla her dinde hakikati arama, ruhani ve mistik çalışmalar, çaba ve arayış farklılıklar göstermiştir.

Ancak tüm mistik çalışmaların ana temeli “Yaradan”ın birliği üzerinedir. Yaradanın birliği ilkesi hem tek hem de tüm yarattıklarıyla bir ve bütün olduğu ilkesidir. Dinlerin, mistisizmin ve tasavvufun amacı, insanın anlayışını, idrakini geliştirmek için bir yol tayin etmesidir. Ve insanın aslını bilmek için o yolda yürümesi gerekir. Nasıl ki günlük fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmak, barınmak, üremek zorundadır; aynı şekilde zihni birtakım yeteneklerini de geliştirip, idrakini arttırmak ve ne olduğunu bilmeye ihtiyaç duyar.

Günümüz din anlayışı ile, dinin gerçek amacı arasında bir benzerlik neredeyse kalmamıştır. İnsanı asli vatanına ulaştıracak bir vasıta olan din bedenin kontrolü, nefsin tanınması ve eşyanın asıl mahiyetinin ne olduğunun idraki üzerine oluşturulmuş bir eğitim sistemidir. İnsan için gereklidir ama zamanı gelince terk edilecek bir öğretidir. Fakat günümüz din anlayışı, terk etmeyi değil, sıkı sıkı tutunmayı, gözünü kapatıp görmeyi engelleyen bir anlayış sunmaktadır.

“Arif için din yoktur” sözünü doğru değerlendirmek çok önemlidir. İnsanlardan dini öğretileri ve inançları alırsanız ve yerine daha yüce bir şey koyamazsanız dünya mahşer alanına çevrilir. Bu yüzden muhakkak şeriat öğretilerinden geçecektir insanlık ve ulaştığı yerde ise durup beklemeyecektir. İlerleyecektir. Çünkü sonsuzluk içinde bir yerde takılıp kalmak, beklemek yersiz ve doğaya aykırıdır. Anlayış da böyledir. Anlayışın herhangi bir yerinde takıldığınız anda gömülürsünüz ve manen idrake ulaşacağınız anda, madden cazibeye kapılıp sadece şekilde kalırsınız. Suretten sirete geçiş yapamadığınız anda, surette kalır ve atalete düşersiniz.

“Muhyiddin İbn-i Arabi” İslâm âleminde, İslam’ın gerçeklerinden bazılarını açıkladığı için, o seviyeye gelememiş dar görüşlü kişiler tarafından “kâfir” diye nitelendirildi ve “afaroz” edilmek istendi. Tek yaptığı, kimsenin erişemeyeceği seviyedeki gerçekleri, insanlığa sunmaktı! Suçlandı. Suçlandığı yer ise tamamen “zahirlik” idi. İbn-i Arabi bir idrak insanıydı, bâtıni adamıydı. Fakat ilk suçlandığı yer dünya yani zahirlik olmuştur.

İdrak edemediğini fark edemeyen insanın inkârı!. Ve bu sebeple de erişemediği gerçekleri “yok” sayması. Yok diyerek sırtını dönmesi, görmezlikten gelmesi. Belli bir anlayışa eren, idrake ulaşanlar için “din” yeterli olmaz. Bundan sonra daha farklı bir yolculuk başlar arifler için. İşte bu yollarda neler yaşayacağını, neler olacağını anlatabilmek için elimizden geldiğince anlayışlarımızı biraz daha derinleştirmek istedik.

Kendi gücümüzün farkına varma zamanı geldi. Kimse bize sihirli değnekle dokunmayacak. O dokunuşu kendi kendimize yapacağız. Eğer bir kurtuluştan bahsetmek gerekiyorsa, bu kurtuluşu kendimiz gerçekleştireceğiz. Kimse dışarıdan müdahale etmeyecek. Kendi kendimizin bütünlüğünü anladıktan sonra ancak bu gerçekleşecek. Kayıp varlıklar olduğumuz gerçeğini anladıktan ve ardından aslında kayıp olmadığımız gerçeğini idrak ettikten sonra yaşanacak yeni zamanda yolumuza kaldığımız yerden farklı anlayışlarla devam edeceğiz. Birliğin gücünü hissetmediğimiz sürece, kayıp olarak kalacağız, kayıp ve yalnız.

Belki de beklenilen tüm mucize bu; birlik enerjisi. Yüzyıllardan beri dünya üzerinde oluşması beklenen enerji alanı birlik enerji alanıydı. Bu bir anahtardır ve evrende yalnız olmadığımız, kayıb olmadığımız gerçeğini bize gösterecek kapının açılması gerekli anahtar budur.

İtikadın Sonu: Arifler Çağı

Zorluk nasıl ki kolaylıkla beraber ise, cehalet ile bilgelik de beraberdir. Bu yüzden bu çağ cehalet görünümünde, lakin öyle bilgeler zuhur edecek ki, onlar Çağı taşıyanlar olacak. Herşey zıddı ile kaimdir. Cehalet varsa ariflik zuhur etmek üzere AN’ı kolluyordur.

İbn-i Arabi felsefesinde, itikad, zamanı gelince terk edilmesi gereken bir yoldur. İtikad sembollerle, üstü kapalı olarak anlatılan, sadece anlaması gerekenlerin anlayabileceği, anlayamayanların ise, sisteme uymak zorunda oldukları türden bir eğitim sistemidir. Belli kaideler, kurallar, sayılar ile sınırlıdır. Ancak zamanı gelince de o yoldan ayrılmalıdır insan.

“Allah, “leyse ke misli-hi şey” (O’na benzer hiçbir şey yoktur) demekle kendisini tenzîh etti ve “ve hüve-s semi’u-l basîr” (İşiten ve Gören, O’dur) demekle de kendisini teşbîh etti.”

Fusûsu’l Hikem/Muhyiddin Arabi

İbn-i Arabi, Fusus eserinde, Hakk’ın, Görücü ve İşitici olarak iki veçhesi yani “yüz”ü olduğunu ilan ettiğini vurgulamıştır. Fakat aynı zamanda “bir benzeri olmadığı ve Tek olduğunu” da ilân etmiştir. Zıt iki kavramın, aslında bir zıtlık değil, bir idraksizlik olduğunu da anlatmaya çalışmıştır. Arabi eserinde, “Zanlar âlemi olan fizik plânda, kolay anlaşılması için bu ifadelerin kullanılması gerekliydi. An’da Tek olan Hakk, varlıklar âleminde kolay anlaşılması ve telafuz edilebilmesi için bu şekilde zıtlıklarla aktarılması gerektiğini” anlatır.

İbn-i Arabi anlayışında, Belirsizlik O’nun anlamıdır. O belirsizdir. O’nu tarif eden, tarif edememiştir. O’nu anlayan anlayamamıştır. O’nu anlatan, tam ve kesin olarak anlatamamıştır. Beşeri akıl, zan ve yorumlar, sıfat ve isimleri “tenzih” edemez, yani ayıramaz. Hakk’ın kendisi ancak, kendini ayırabilir, tenzih edebilir. Arifleri de, beşerlerden tenzih eden, yani ayıran, bulunduğu hâl ve makamını yücelten ve yükselten de yine Hakk’ın kendisidir. Beşer aklı sürekli teşbih yani benzetme üzerinedir. Çünkü zanlar ve yorumlardan öteye gidemedi ği için çağlar boyunca, insanlık tarihi boyunca, Yaradan’ı bir şeylere benzetme yoluna gitmiştir. Benzetilen her şeyin kusurlu olmasından, Hakk tüm benzetme yani teşbihlerden gayr’ıdır.

Konunun ilk başlarında bahsettiğimiz gibi, Hakk inanç ve itikad sahiplerinin zihninde, onların zanları ve yorumları yani benzetmeleri üzerine şekil alır. Oysa ariflerin kalplerinde ve gönüllerinde tüm benzetme ve ayırma (tenzih-teşbih)dan uzak, Hakikati ile belirir. Beşer, akılları ile, güneşin varlıklara yansımasından dolayı oluşan gölgeyi hakikat zanneder. Arifler ise, güneşe bakarak hakikatin ne olduğunu kalben bilirler. Bağlacıyı olan tek şey, inanç ve felsefe sistemlerinin insanlara öğreti yolu ile aktardığı “benzetme ve ayırma”nın, zihinlerde oluşturduğu kalıplardır. Hakk hiçbir zaman, inanç ve felsefe sistemlerinin oluşturduğu dar kalıplar içine sığmaz.

O kalıplar beşerin zihnindeki “zan”lardır. Dünyada insan sayısı kadar, hepsinin zihninde kendi inancı ve düşüncesi doğrultusunda şekil alan, kalıba giren bir Hakk anlayışı vardır. Ki, Hakikat bunlardan tamamen uzaktır. İşte bu yüzden, beşerin uyanış yolunda iken, tüm inanç, itikad ve felsefe düşüncelerinin oluşturduğu kalıplardan arınması icap eder. Beşer için uyanış yolunda zaruri olan, yapılması gereken en önemli ezoterik çalışma “arınma ve terk”tir. Bunu başarabilirse arifler makamına yücelir. Başaramaz ise, ki İbn-i Arabi, bu yolda herkesin bu makama ulaşamayacağını da belirtir, ulaştığı bilgilerin hakikat olduğu gerçeğini savunur ve kabullenir.

Arif, tenzih ve teşbih denilen benzetme ve ayrılan tüm İlahi İsim ve Sıfatların ötesine, Birliğe geçmiş, oranın Hakikatine ulaşmıştır. Hakikat gözünden seyretmektedir tüm ilahi isimlerin oluşlarını, yaratımlarını ve meydana gelişlerini. İşte arif, Hakikat gözünden, tüm âlemleri, o âlemlerin icabına ve makamına uygun, duygusal ve duyusal tüm gerekliliklerine uygun olarak seyreder. An’da ne gerçekleşirse, sadece bunu bilir ve Hakikat gözünden görür. Arifler, her an, ayrı bir Şe’nde yaratılan, değişen, değişime tabi olan, varolan ve yok olan, ölen ve dirilen bir maddi çokluk düzeyinden, değişmeden sabit kalan bir “Asli Birlik Mertebesine” yükselmişlerdir.

Ariflerin mertebesi ve makamı, “Değişmeyen Asli Birlik” makamıdır. Beşer mertebesi ve makamı, her an ayrı bir şende yaratılan, değişen, var olan ve yok olan, ölen ve tekrar doğan “Değişen Arızi Çokluk” mertebesi olan fiziki dünyalardır. Arif mertebesi Yalnızlıktaki Yakinliktadır. Arifler, Yalnızlığın en derin yalnızlığında ölümsüzleşmişlerdir.

Arif kusursuz olan insan-ı kamildir. Hem bedenen, hem ruhen. Artık arif ne bedendir ne de ruhtur, her ikisinden de üstündür. Kusursuzluk sadece Hakk’a mahsustur. Kul kusurludur. Fizik âlemler gölge ve hayal olduğundan kusurludur, mükemmel değildir. Mükemmellik bilinmez oluştadır. Arif mükemmelliyeti ile var olduğu anda, kusurlularca yok edilmek istenir. Bu yüzden arifin aklı, Hakk aklı olan Bütünsel Akıl ile Birlenmelidir. Birlenme gerçekleştiği vakit, arif bedeni “sır”lanır. Yani koruma altına alınır. Sırlanan beden parçalansa ya da yok edilse dahi, arif bir heyula gibi, istediği surette bedenini yeniden inşa edebilir. İstediği anda, istediği zamanda, istediği çağda ve istediği mekanda. Arif için, bir zaman dilimi yoktur, çünkü o bütün zaman dilimlerinde varolabilir. Arif için bir mekan yoktur, o bütün mekanlarda varolabilir. Hüküm ve bilgelik arifin mükemmelliğinde ve kusursuzluğundadır.

Arif tüm yüklerinden kurtulmuş, yüksüzdür. Arif, herkes gibi görünen, hiç kimse gibidir. İnkar ile inanç, inanç ile inkar beraber yürür. Nasıl ki kolaylıkla zorluk beraber ise.. Aralarında görünmeyen bir perde, duvar, berzah vardır. Her şey zıddı ile daim bilgisi üzerine, her şey Hakk nazarında yani bakışında Tek olanın, yaratılanlar nazarında ikili görüntüsüdür. İnkar eden kişi, gerçeği gören lakin gördüğü kusursuzluk karşısında kendini o kusursuzdan daha mükemmel olduğu zannı ile ayıran, kibirle kendini ortaya koyandır. İnanan kişi ise, gören lakin gördüğü şey karşısında kendini feda edendir. Bu yüzden küfr ile iman bir aradadır. Tek fark, birinin kendini ortaya koyması, diğerinin ise kendini ortadan kovmasıdır. İbn-i Arabi bu durumu şöyle ifade eder: “O her şeyi kuşatmıştır, geçmiş ve gelecek, açık ve gizli O’dur. O’ndan gayrı hiçbir şey yoktur. O zaman her varoluş O’nun kuşatması altındadır. Her yeri çepeçevre sarmıştır. O dilemedikçe yaprak dahi kıpırdamıyorsa, varoluş daima onun eseridir. Bütün yollar ona çıkar. Bütün zıtlıkların tek Hakikati yine O’dur. İnkar ile iman, hayır ile şerr, yine O’nun kuşatması altındadır. Anlık varoluşta iman ve hayır ortaya çıkar, Anlık yok oluşta ise şerr ve inkar belirir. Hepsi bir arada, beraberdir. Kibir de O’nun ismidir, Rahman da O’nun ismidir.

Bir kimse her ne yapıyor ise yine O’nun kuşatması altındadır. Ve tüm dönüşler yine O’nadır, çünkü O’ndan gelindi ve O’na dönülecektir.” An zamanda Varoluş ve Yok oluş ile daima diri olan sadece O’dur. Kısaca Hakk’ın An’da geçici Yok’luğunda varım diyen kibir, geçici varlığında yokum diyen rahmandır.

Varoluş ve Yokoluş sadece yaratılanlar içindir. An zamanda varoluş ve yokoluş yoktur, sadece diri olan Hakk vardır. Hz. Musa ile Firavun arasında geçenler buna çok iyi örnektir. Hz. Musa imanı ile kendini ortadan kovandı. Ruhi olarak yükseldi. Firavun kibiri ile kendini ortaya koydu ve fiziksel olarak yükseldi. Her ikisine de yetki verilmişti. Verileni nasıl kullandığın ve hangi amaç ile yürüdüğün önemlidir.

Toprağa mı yürüyeceksin, yoksa göklere mi? İbn-i Arabi bunun için şöyle der: “Yatayda yürümek, dikeyde yükselmek”. Kendini inkar edip, bedeni ruhun gemisi olarak kullanma yetkisine sahip olan dikeyde yükselir, fizikte fakirleşir. Lakin kendini ruh ile eş tutan, kendini ortaya koyan, tek sahip olacağı beden olduğunu zanneden için yatayda yükselme gerçekleşir ve ruhta fakirleşir. Ancak insan önce yatayda yürümelidir. Yatayda yürür iken, yatayın bilgisine sahip olmalı ve yatayda derinleşmelidir. Yatayda derinleşerek, dikeyde yükselebilir.

Yatayda derinleşmenin sırrı, görünenin Hakikatine erişmektir. Bu hakikat nerededir? Yatay olarak Ba harfi sembolü kullanılır. Arapça Ba harfinin yataylığı dünya hayatını ve beşik olarak tabir edilen uykuyu simgeler. Yalnız, altındaki nokta ise, ruhi yükselmenin ilk noktası olan Elif harfinin noktasıdır. Ba harfinin altındaki nokta, Ruhi Yükselişteki “Allah ipi” olarak sembolize edilen Elif harfinin başlangıcıdır.

Bu yüzden herkes zahir dünyada derinleşerek ruhi yüksekliğe erişebilir. Yatayda yürür iken, Ba harfinin altındaki noktanın bilgisine erişen cüzi akıl, bütünsel akla ulaşır. Artık o yatayda yürüyen beden ile noktanın bilgisine ulaşmıştır. Noktanın bilgisi ise, az önce bahsettiğimiz Elif harfinin sembolü olan dikeyin çıkış noktasıdır. Yatayda yani dünya fiziğinde derinleşen, derinleştiğinde yani ancak kazdığında noktaya ulaşır. Kazdığı şey olarak tabir edilen ise terktir. Her şeyden terk olan kişi, noktanın bilgisine ulaşır ki, bu yatayda yani zahirde derinleşerek, bâtının yani gizlinin dikeyinde yükselebilir.

Yükseliş yukarıdan aşağı değil, bizzat aşağıdan daha aşağı olan bir derinleşmedir. Kendi içinden, kendine doğru yükseliş. Düşüş zannedilen ise, yükseliştir. Herkes yalnızdır, arifler yalnızlığın yalnızlığındadırlar. Yalnız kalmak derinleşmek için ilk adımdır, yalnızlığın yalnızlığı ise, fiziğin terk edilişidir. Terk etmek, yok saymak, yakıp yıkmak, yok etmek, dağıtmak değildir. İçsel olarak fiziğin emri altından kurtulmaktır. Çamurun cazibesinden kendi ruhunu temizlemektir. Tutkularını fark edip, onları dizginlemek ve ipleri ele almaktır. Kalbi ruh ile doldurmak esastır. Herkesin etten bir kalbi vardır ve etten kalbi olan herkes ölümlüdür; ruhtan bir kalbi olan arifler ise ölümsüzdürler. Bütün aklı ile ve bütün kalbi ile kendini ortadan çeken, ruhunu ortaya koyan ariftir. Cüzi aklı ve etten kalbi ile kendini ortaya koyan ise beşerdir.

Tüm ariflerimiz, önce inkar edenleri hedef almışlardır, inananları değil. İnanan neye inandığını bilen, inkar eden de neyi inkar ettiğini bilendir. Yok demek için kalben inanmış lakin korkmuştur. Korkusu onu inkara yöneltir. Korkuyu aşamayan hiçbir şeyi aşamaz. Korkusu onu kalbi çöküşe, fiziki yükselişe sevk eder. Çünkü tutunmak için tek çaresi, bir vehimden, hayalden, gölgeden ibaret olan maddedir. İnkar eden tüm inançları reddetmiş, bedene tutunmuştur. Maddeye güvenmiştir. Güvendiği madde ise boştur. O boşluğu bir an da ruhsal olana, sevgiye çevirmek daha kolaydır. Bu yüzden arifler inkar edenlere yönelişleriyle suçlanmışlardır. Küfr ile imanın bir arada yürümesinin sebebi budur. Arifler, bunu savundukları için suçlanmışlardır. Çünkü inançta da bir yük, şekil vardır. Fakat iman, yükten ve şekilden ötedir. Her şeyden soyutlanmadır.

Arifler, inanan değil, iman içinde olanlardır. İman, her şeyin ötesinde bir terk ediştir. Hiçbir şeyle kayıtlı kalmamaktır. Tüm itikatlardan, inançlardan, sistemlerden, öğretilerden soyutlanmadır. İçinde değil dışında olmaktır. İçindeyken değerini bilemezsin ve körleşirsin. Dışında isen görürsün. İnanç ve itikad insanı körlüğe sevk eder. Bu yüzden beşer daima kördür ve şaşkındır. İnanır lakin neye inandığını bilmez.

İman ise, daima gören gözlere ve işiten kulağa sahip olmaktır. İnançlar insanı içe çeker, yatayda yürütür, kör eder. İman ise, ayaklar olmadan yürüten, gözler olmadan gördürendir. Maddeyi görmek bir yetenek değildir, Ruhu görmek bir melekedir, istidattır. Varoluşun bilgisine sahip bir tohum tek başına bir işe yaramaz. O sadece bir tohumdur. Toprağın derinliklerine inip, kendinden vazgeçtiği anda, binlerce tohuma dönüşen bir verim verir. İşte ariflerin, bedende ölmenin anlamını vurgulayışı bundandır. Her insan bir tohumdur, sadece bir tohum. Ne vakit beden toprağında kendini feda edecekler, işte o zaman binlerce verim alınacak bir arife dönüşürler.

Herkes nefes alır, herkes Rahmanın nefesindendir. Beşerin nefesi toprak kokar, ariflerin nefesi sevgi kokar. Sevginin bir yeri yoktur, çünkü her yerdedir. Her yerde olan aslen hiçbir yerdedir. Toprağın yeri ise yine topraktır. Arifler bize kalbi sevgiyi öğretirler. Kalbi sevgi ile dolu olanın başka hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Fiziksel zenginlik yüktür, insanda ağırlık yapar. Fiziksel yükseliş gösteren, ruhi çöküştedir anlamı budur. Kendini inkar etmeyen iman edemez. Kendini inkar etmek, kendini bilmektir. Kendinin ne olduğu bilgisine erişmektir. Bunu kalben hissedemeyen, kalbini bunun bilgisi ile dolduramayan uyanamaz.

Bilmek, daima Hatırlamanın önünde.

Zihin yanılgılara yenik düşer, unutur, bazen hatırlar. Lakin Gönül daima Bilir!

Beden ölümlüdür, ruh ölümsüzdür. Bir ölümlü, ölümsüzü nasıl yönlendirebilir? Ruhi zenginlik, beden fakirliğinin önderi ve yöneticisidir. Ruh coşku doludur, lakin beden güçsüzdür. Herkes başında kendi kefenini taşır, herkes kendi mezarını kendi taşır. Herkes kendi mezarında yaşar, ama öldüğünde dirilir. Herkes beden denilen mezarda ölüdür, o mezarda öldüğü anda dirilir. Arifler, beden mezarında diri olanlardır, beşerler ise beden mezarında ölü olanlar. Arif yaş ağaçtır, beşer ise kuru ağaç. Ne vakit ruhun suyu ile dirilecek işte o zaman canlanacaktır. Hz. Musa’nın asası, ruhun suyu ile canlanmıştı. Tüm arifler, veliler ve nebiler, büyücülük ile suçlanmışlardır. Tüm nebiler de öncelikle birer ariftirler. Arifler can veren, dirilten manasını taşır. Onların bedeni canlandırması, bir büyücülük değildir. Arifler, bedenleri, ruhun kontrolünde olduğu için daima diri olan ölümsüzlerdir. Beşerler ise, ruhlarını, bedenin kontrolünde tuttukları için daima ölüdürler, kördürler, cahil, şaşkın ve güçsüz bir ölümlü olmalarının sebebi budur.

Oysa insan zaten ölümsüz yaratılmıştır. Ölümsüzlüğünden ölümlülüğe gönderilmiştir. Ölümsüzlüğü bakidir, ölümlülüğü ise fani. Fakat bunun ikisi arasında olan beşer, ne fanidir ne de baki. An zamanda her an ayrı bir yaratılış hâlindedir. Bu yüzden An zamanda ölümü tadanlardandır. Bedeni terk etmek maksadı ile bir ölüm tadar, ikinci ölümü ise An zamanda varoluş ile görünür, yok oluşta ise ölümü tadıcıdır. Hakk insana ölüm ile yakındır. Herkes kaynağından çıktığı gibi, yine kaynağa geri dönücüdür. O’ndan geldik yine O’na döneriz. Ve bunu hem An’da varoluş ve yok oluş ile gerçekleştiririz, hem de bedene girerek ve bedenden giderek gerçekleştiririz. İşte varlığın seyr-i süluk denilen olayı bundan ibarettir. Her şey aslına dönücüdür. Nereden indiysen, oradan çıkacaksın. Herkes hangi isim ile varolmuş ise, o ismin zıddı ile yokoluştadır.

Varoluşları ve yok oluşları, bir doğum ve ölümdür. Bedene doğuşu ve bedeni terk edişi de bir doğum ve ölümdür. Bu tüm yaratılanlar için geçerlidir. Bunların dışına çıkması bedende ölüp tekrar bedende dirilmesi olayı ise, ariflik makamıdır. Arifler, tek bir cümle ile tüm kainat bilgisini aktarmışlardır. Adeta mühür gibi, tüm kainatı sanki atomlar arası boşluklarını alarak sıkıştırıp bir zerre hâline getirmiş ve bunu sözlerle ilişkilendirerek aktarmışlardır. Bunca sözlerine, bunca ciltler dolu eserlerine rağmen, anlaşılamamışlardır. İbn-i Arabi de “anlaşılamamaktan” yakınmış ve anlaşılamadığı için zahirlik ile suçlanmıştır.

Hz.Musa’nın duası şöyledir: “Ey Rabbim Göğsümü aç, genişlet İşimi kolaylaştır. Dilimde bulunan düğümü çöz de, anlasınlar beni” (Taha/25-28)

Dilde düğüm vardır. Zan’lardan arınınca, düğüm de çözülür, o vakit her insanın anlayışına uygun “arınmış tertemiz” cümleler çıkar. Sanki kelimeler sadece konuşmaktan ibaret değil de, her insanın ruhuna ulaşan bir rezonans yaratan canlılara dönüşürler. Bu yüzden ariflerin sözleri, harflerden oluşan bir bütünlük değil, o bütünlüğü ile beraber bir ruh da taşır.

Dokunduğu her insan kalbini uyandırır, er ya da geç. Bu yüzden ariflerin, nebilerin, velilerin sözleri, her çağa, her insana, her zamana, her mekana uygundur. Eskimez, yenilenmeye de ihtiyaç duymaz. Çünkü “zanlar”dan arınmış, ruh taşıyan, canlı birer “yapı”lardır adeta. Arifler, zan’lardan arınmış bir zihin ile, susma orucunu ihtiyatlı konuşmaya çevirmişlerdir. Zanlarla dolu yalan konuşmayan, dilindeki düğümleri çözülmüş, göğsü tertemiz, gönlü mutekad iman ile yanan, haddi aşmayan, edepli, hangi yöne bakacağını bilen, masiva denen maddenin esiri değil, bilakis onu kölesi yapan, aşk ile idraki ruhu gelişmiş bir yeni nesil olan Arifler Çağı’nın ortaya çıkışı yakındır.

Hakk, insan denen küçük çocuğun büyümesini, kendi başına ayağa kalkmasını, Elif gibi dikilmesini, yüzünü Hakikate dönmesini sabırla bekliyor.

Arif için din yoktur-Muhyiddin İbn-i ARABİ

Bir irfan sahibi hakikaten arif olduğu zaman, bir itikad ile kayıtlanmaz. “Feiza kanel arifu arifen hakikaten felem yetekayyed bimutekadin.”

KEVSER YEŞİLTAŞ

Facebook Yorumlar

Beğendin mi? Arkadaşlarınla paylaş!

What's Your Reaction?

İYİ İYİ
0
İYİ
Kötü Kötü
0
Kötü
Harika Harika
3
Harika
Bana aşağıdan bakarsan Tanrıyı, yukarıdan bakarsan delinin tekini, karşımdan bakarsan kendini görürsün.

0 Comments

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazı Türü Seç
Soru cevap
Konuya dair bir şey ortaya çıkarmayı amaçlayan sorular dizisi
Yazı
Biçimlendirilmiş Yazı